Yakın Tüm Paraları! Aşık Olacağız

fraksiyon_taksim_barikat-300x199Toprak sıcak, hava boğucuydu. Çocuklar kuma gömdükleri odun çubuklarıyla oynuyor, yaşlılar öğlen uykusuna dalmış, kadınlar çadırı sıcaktan korumak için geniş yaprakları enlemesine dizmeye devam ediyordu. Erken dönüldü. Erkekler gelmişti. Sırtlarında mızrakları, ellerinde birlikte avladıkları antilop vardı. Paylaşıldı, birlikte yenildi. Fazlası ya kalmadı ya da kaldıysa birkaç saate çürüyüp akbabalara akşam yemeği oldu. Sonra bir gün toprağa bir buğday tanesi düştü. Yeşerdi, boy attı, büyüdü. Güneş vurdu sarardı, olgunlaştı, hasat zamanı geldi. Eliyle topladı insanoğlu buğdayı, yenebilir bir şey olduğunu anladı. Yedi. İlk kez yemek için mücadele vermemiş, mızrağını kullanmamıştı. Toprak ona ilk armağanını vermişti, doyurmuştu karnını. Bu böyle devam etti. Günlerden bir gün buğdaylar paylaşılırken ihtiyaçtan fazlası kaldı. Ne yapılırdı ki bu fazlalık. Antilop eti gibi bozulur sandı en başta, önemsemedi. Ama bozulmadı buğday. Peki ne olacaktı bu fazlalık, kim alacaktı? İçlerinden biri öne çıktı, “Benim olacak!” dedi, diğerlerinin itirazlarını pek de umursamayarak. Baktı biri ısrarcı, o da kendisi gibi istiyor. Çıkardı mızrağını sapladı, itirazcılardan en heybetlisine en geniş omuzlusuna. Ve işte ilk ihanet orda başladı. İnsan öldü önce. Toprak öldü, dayanışma öldü, birlikte yaşam öldü..

İlk ihaneti gerçekleştiren fazla buğdayı ne yapacağını hala bilmiyordu. Hepsini kendisi yiyemezdi, bekletse ne zamana kadar bekletecekti, zaten hali hazırda topraktan buğday almaya devam ediyordu. Her gün aldığı buğday ona yetiyordu. Sonra bırakacağı kimsenin olmadığını fark etti. Düşündü. Biyolojik olarak birlikte olduğu, ürediği insanları düşündü. Kadını düşündü. Ona ve ondan olan çocuklara bırakabilirdi. Sonuçta bir payı vardı o çocukta. Kalktı yerinden. Birlikte olduğu tüm kadınların ve çocukların bedeninin üzerine işaret koydu. Onlarla paylaştı buğdayı, ölünce de çocuklarına bırakılmasını istedi. Adına “miras” dedi. Kadının her zaman çocuklarla birlikte çadırda kalmasını istedi. Nasıl olsa çadırda onlara yetecek buğday vardı, karınları aç kalmaz doymak için dışarı çıkamazlardı. Adına “aile” dedi. İkinci ihanet de orada yaşandı. Kadın öldü..

Basitçe bunlar yaşandı insanoğlunun tarihinde. Neolitik dönem ihanetlerle başladı. Zaman geçti, fazlalık ürünün adı “artı değer” oldu. Biriken artı değerin sirkülasyonu önce takasla sonra madeni ve kağıt parçalarıyla oldu. Adına “para” dedi. Çadırı yıktı, baraka yaptı, ev yaptı. Aynı toprakta uzun zaman yaşadı, yerleşti bir bölgeye. Çok zaman geçti, bugüne geldi.. Dayanışma günlerinde, komünal yaşamda ilk mızrağı saplayanlar daha da zalimleşti. Sınırlar çizdi, tel örgüler çekti, duvarlar yükseltti. Karşı koyanı öldürdü, savaş ilan etti, sürgüne gönderdi. Doğayı öldürdü, duyguyu, dayanışmayı öldürdü. Aşkı öldürdü. Yeri geldi tanrısını öldürdü paraya inandı. Sonra bir gün düşündü, baktı dünya bu kadar yükü taşıyamıyor. Doğa kendini fesh ediyor, ağaç nefes vermiyor, su akmıyor. İnsanları kandırdı, “Dünyamız yok oluyor!” dedi, timsah göz yaşları döktü. Adına ‘sosyal sorumluluk’ dedi. Diğerleri de kandı. Ve yeni bir hikaye başladı..

Ne yapıyoruz? Daha çocukken “Büyünce ne olacaksın?” sorularına cevap bulmaya çalışırken kendimizi üniversitede ‘seçilmiş’ bölümlerde ‘mesleğin sırlarını’ öğreniyoruz.

Ne yapıyoruz ki, mezun olduktan sonra en çok parayı hangi şirkette kazanabilmenin cevabını okuldaki kariyer günlerinde aramaktan başka. Her sabah metronun yürüyen merdivenlerinde sol tarafta duranlara “yürüyebilir misiniz” demenin yarattığı gerilimi yaşamaktan, işe giderken otobüsle vapur arasındaki mesafeyi en kısa hangi sokaktan yürüyerek minimuma indirmekten, oturduğun cafede çayın iki lira olduğunu sonradan fark edip oturduğuna pişman olmaktan, pornografinin bedenler üzerindeki hegemonyasının sardığı beyinlerle ‘güzel’ kadının 90-60-90 ölçülere en yakın, yüz hatları en baby face olanın olduğunu sanmaktan başka…

Çürüyoruz. Yok oluyoruz. Tıpkı bu dünya gibi. Bu bir avuç zalim, duygularımızı, benliğimizi, kişiliğimizi, sevgimizi, dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, aşkımızı öldürdü. Hepsini aldı yerine “para kazanma” hırsı koydu. “Para kazanın benim gibi olun, benim yaptıklarımı siz devralın..” Bu ‘alma-yerine koyma’ işlemini siz yapın, kişilere siz karar verin dedi. Para kazanmak için her şey mübahtır dedi. “Yaşadığın stresin önemi yok ‘ileride’ hepsi geçer” dedi. İnananlar yaşadığı stresi geçici sandı. Hep ‘ileride’ dedi. Geçecek. O süreçte, her şeyini kaybetti, para kazanma hırsından başka. Sevgilisini, dostunu, arkadaşını, yoldaşını, kardeşini..

“kocaman bir ateş yakacağız.
kağıt paralardan,
tahvillerden,
vasiyetnamelerden,
vergi dosyalarından,
kira kontratlarından,
borç senetlerinden.
ve herkes
kendi cüzdanını da bu ateşin içine atacak.”

Ve şimdi. Unutalım bizlere söylenen tüm ‘renkli’ hayalleri, çıkartalım plastikten bozma pembe gözlükleri. “Yalancısın!” diyelim, zalimsin, bencilsin, katilsin, duygusuzsun.. Çekinmeden, korkmadan söyleyelim bunları. Vaktidir. Bugün söylemezsek yarın geç olacak. Sonraki gün ve diğer gün.. Hayata yeni bir pencere açmanın, çimenlerde uzanmanın, ağız dolusu gülmenin, yoldaşı kardeş bilmenin, aşık olmanın, atları sevmenin zamanıdır. Ve tüm duvarlara zamanıdır yazmanın; “Yakın tüm paraları! Aşık olacağız.”

Haydar Taştan

Kaynak: Fraksiyon.org

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code