Amerika’nın Yaşaması İçin Avrupa Ölmelidir! – Russell Means

Aşağıdaki konuşma dünyanın her tarafından binlerce kişinin toplandığı Güney Dakota’nın Black Hills bölgesinde Black Hills Uluslararası Kurtuluş Toplantısı’nda Russell Means tarafından Temmuz 1980’de yapıldı. Amerika Yerli Hareketi aktivisti Russell Means’in en bilinen konuşması.
—-
Bu tür bir açıklama için en uygun açılış, yazmaktan nefret ettiğimi söylememdir herhalde. Sürecin kendisi Avrupa’nın “meşru” düşünme kavramını özetliyor; yazılan şeyin önemi konuşmada inkar edilir. Benim kültürümün, yani Lakota kültürünün sözlü bir geleneği vardır, bu yüzden genellikle yazmayı reddediyorum. Beyaz dünyanın Avrupalı olmayan kültürleri yok etmek için kullandığı yollardan biri de, insanların sözlü ilişkilerine bir soyutlamayı dayatmaktır.

Burada okuduklarınız benim yazdıklarım değil. Bunlar benim söylediğim ve başka birinin yazdıkları şeyler. Buna izin vereceğim çünkü beyaz dünya ile haberleşmenin tek yolu bir kitabın ölü ve kuru yapraklarıyla mümkün. Sözlerimin beyazlara ulaşıp ulaşmadığıyla aslında ilgilenmiyorum. Zaten onlar tarihleri boyunca duymadıklarını ve görmediklerini ispatladılar; onlar sadece okuyabilirler (şüphesiz, istisnalar da var, ama istisnalar sadece kuralı kanıtlar). Ben daha çok Amerika yerli halklarının, öğrencilerin ve diğerlerinin üniversiteler ve diğer kurumlar yoluyla beyaz dünya tarafından yutulmaya başlamış olmasıyla ilgileniyorum. Ama o zaman bile bu marjinal bir ilgi alanı. Beyaz bir zihinle, kızıl bir yüzün birarada olması gayet mümkün; bu kişinin bireysel seçimiyse, haydi öyle olsun, onlara hiç bir faydam yok. Bu, Avrupalıların günümüzde Amerika yerli halklarına uyguladığı kültürel soykırım sürecinin bir parçasıdır. Benim ilgi alanım soykırıma direnmeyi seçen ama nasıl ilerleyeceği konusunda kafası karışmış kişilerdir.

Kendi halkımdan bahsederken “Native American” veya “Native indigenous people” veya “Amerindian” demek yerine “American Indian” dediğimi farketmiş olmalısınız. Bu terimler hakkında bir tartışma var ve açıkçası bu noktada bu tartışmayı absürd buluyorum. Öncelikle görülüyor ki “American Indian” terimi Avrupa orijinli olduğundan reddediliyor ve doğrusu da bu. Ancak bu terimlerin hepsi Avrupa orijinli; Avrupa orijinli olmayan tek söyleyiş Lakota veya daha açık söylersek Oglala, Brule vb. ve Dineh, Miccousukee, ve geriye kalan diğer yüzlerce hakiki kabile isimleri.

“Indian” kelimesinde biraz kafa karışıklığı var, “India” (Hindistan) ülkesine gönderme yapıldığı gibi yanlış bir inanç var. Columbus Karayip kumsallarında yıkanırken, Hindistan ülkesini aramıyordu. Avrupalılar bu ülkeye 1492’de Hindustan diyordu. Eski haritalara bakın. Columbus karşılaştığı kabilesel halklara, İtalyanca “in dio” yani “in God” (Tanrıya) anlamına gelen “Indio” dedi.

Bir Amerika yerlisinin Avrupalılaştırılmaması için büyük çaba harcamak gerekir. Bu çabanın güçlenmesi sadece geleneksel yollarla olabilir, yaşlılarımızın sürdürdüğü geleneksel değerlerle. Bu daireden, dört yönden, ilişkilerden gelmeli: bir kitabın veya bin kitabın sayfalarından gelemez. Hiç bir Avrupalı bir Lakota’ya Lakota olmayı, bir Hopi’ye Hopi olmayı öğretemez. “Yerli Araştırmaları” (Indian Studies) alanında master derecesi veya “eğitim” veya başka bir şey bir kişiyi insan yapamaz veya geleneksel yolların bilgisini veremez. Bu sadece seni zihinsel olarak Avrupalı yapar, bir yabancı.

Bir konuya açıklık getirmek istiyorum, çünkü bu konuda kafa karışıklığı olduğu görülüyor. Avrupalılar veya Avrupa zihinliler hakkında konuştuğumda, yanlış bir ayrıma neden olmamam gerekir. Bir yandan birkaç bin yıllık soykırımın ve reaksiyonun yan ürünlerinin var olduğundan bahsetmiyorum.(??) Kötü olan Avrupa entelektüel gelişimi ve diğer yandan iyi olan yeni devrimci entelektüel gelişmeler. Burada sözümona Marksizm ve anarşizm ve genel olarak “solculuk”tan bahsediyorum. Aslında hepsi aynı şarkı.

Süreç daha eskiden başladı. Newton, mesela, fiziksel evreni lineer matematiksel bir denkleme indirgeyerek, fizikte ve sözümona tabiat bilimlerinde “devrim” yaptı. Descartes aynı şeyi kültürde yaptı. John Locke politikada yaptı ve Adam Smith ekonomide yaptı. Bu “düşünürler”in hepsi insan varlığının ruhaniyetinden bir parça aldı ve onu bir koda, bir soyutlamaya dönüştürdü. Hristiyanlığın bittiği yerde onlar başladı: Hristiyanlık dinini “sekülarize” ettiler, “bilgin”lerin söylemeyi sevdiği gibi – ve böyle yaparak Avrupa’yı yayılmacı bir kültür olarak davranmaya hazır ve yetenekli hale getirdiler. Bütün bu entelektüel devrimler, evrendeki harika karmaşıklığı ve ruhaniyeti silmek için Avrupa zihniyetini daha da soyut hale getirmeye hizmet etti: bir, iki, üç. Cevap!

Avrupalı zihninde “verim” denen şey bu. Mekanik olan her şey mükemmeldir; şu an ne çalışıyorsa çalışsın -mekanik modelin doğru olduğunu kanıtlar- doğru kabul edilir, açıkça asılsız olmadığında bile. Avrupa zihninde “hakikat”in çok hızlı değişme nedeni bu; bu süreçten doğan tüm cevaplar geçici önlemlerdir, sadece geçici, ve mekanik modelleri destekleyen ve onları canlı tutan yeni geçici önlemler uğruna sürekli olarak safdışı bırakılmalıdır.

Hegel ve Marx, Newton, Descartes, Locke ve Smith’in mirasçılarıdır. Hegel teolojiyi sekülarize etme sürecini tamamladı -ve onun terimleriyle benimsendi- Avrupa’nın evreni anlarken dini düşünmesini sekülarize etti. Sonra Marx, Hegel’in felsefesini “materyalizm”e oturttu, yani Marx Hegel’in çalışmasını tamamen ruhanilikten arındırdı. Ve yine, Marx’ın kendi terimleriyle. Ve şimdi bu Avrupa’nın gelecekteki devrimci potansiyeli olarak görülüyor. Avrupa bunu devrimci olarak görebilir, ama Amerika yerlileri bunu hala aynı eski Avrupa’daki var olma ve kazanma çatışması olarak görüyor. Avrupa emperyalizminin yeni Marxist formunun entelektüel kökleri Marx’ta yatıyor -ve takipçilerinde- ve Newton, Hegel ve diğerlerine dayanıyor.

Varlık ruhsal bir ifadedir. Kazanma maddi bir eylemdir. Geleneksel olarak, Amerika yerlileri olabildiğince hep en iyi insanlar olmaya çalıştı. Bu ruhani sürecin bir kısmı zenginliği vermek, kazanmamak adına zenginliği elinin tersiyle itmektir. Maddi kazanım geleneksel insanlarda sahte bir statünün göstergesidir, ancak Avrupalılar için “sistemin çalıştığının ispatı”. Açıkça burada iki tane tamamen zıt bakış açısı var, ve Marksizm, Amerika yerlilerinin bakış açısından çok uzakta. Ama bunun ne ifade ettiğine bakalım, sadece entellektüel bir tartışma değil bu.

Avrupa ruhsallıktan uzaklaşmış materyalist geleneği bir insanı kişiliksizleştirme zihinsel sürecine çok benziyor. Ve kim diğer insanları kişiliksizleştirme konusunda daha uzman görülüyor? Ve neden? Bir çok çatışma görmüş askerler çatışmaya gitmeden önce bunu düşmana nasıl yapacağını öğrenir. Katiller cinayetten önce bunu yapar. Nazi SS subayları toplama kamplarındaki tutuklulara yaptı. Polisler bunu yapar. Şirket patronları işçileri uranyum madenlerine ve çelik atölyelerine göndererek bunu yapar. Politikacılar bunu görünürdeki herkese yapar. Ve her grubun bu kişiliksizleştirme süreçlerinde ortak olan şey öldürmeyi bir hak gibi görmesi, yoksa diğer insanlar zarar görecektir. Bir hıristiyan emri der ki; “Öldürmeyeceksin”, en azından insanları, demek ki burdaki hile, kurbanları zihinde insan olmayan diye dönüştürmek. O zaman bir erdem olarak emirleri ihlal etmediğini iddia edebilirsin.

Evreni ruhsuzlaştırmak bakımından, gezegeni tahrip etmek erdemli olsun diye zihinsel proses çalışır. İlerleme ve gelişme terimleri burada bir kılıf olarak kullanılır, zafer ve özgürlüğün yolu insansızlaştırma sürecinde kasaplığı aklamaktır. Mesela bir gayrimenkul spekülatörü bir beton ocağı açarak bir parsel arsanın “geliştirilme”sinden bahsedebilir; burada gelişme toprağın sökülüp atıldığı toptan, sürekli bir yıkım anlamına gelir.

Burda önemli olan, belki de, bu süreçte Avrupalıların hiç kaybetme duygusuna kapılmaması. Ve sonunda onların filozofları gerçekleri ruhsuzlaştırır, onlar için bir dağın, bir gölün, bir halkın harikalarını gözlemenin kazandıracağı hiç bir tatmin duygusu yoktur. Hayır, tatmin sadece maddi kazanımla ölçülür. Sonra dağ beton olur ve göl bir fabrikanın soğutucusu olur ve insanlar Avrupalıların okul dediği beyin yıkama çarklarında işlenerek yuvarlanır gider.

Ancak bu “ilerleme”nin yeni parçası gerçek dünyada eşiği yükseltir. Mesela endüstriyel bir makine için mazot alırsın. İki yüz yıl kadar önce, hemen herkes pişirme ve ısıtma gibi insan ihtiyaçları için odun kullanıyordu -yenilenebilir, doğal madde. Sanayi Devrimi oldu ve kömür başlıca yakıt oldu, ve üretim Avrupa için sosyal zorunluluk oldu. Kirlenme şehirlerde büyük bir problem oldu, ve toprak kömür sağlamak için kazıldı, halbuki çevreye zarar vermeden odun kolayca toplanabilir durumdaydı. Sonra, bir dizi bilimsel “devrim”den sonra üretim teknoloji mükemmelleşerek petrol başlıca yakıt oldu. Kirlenme çarpıcı biçimde arttı ve kimse uzun vadede petrolün yerden çıkarılmasının çevresel zararının ne olacağını bilmiyor. Şimdi “enerji krizi” var ve uranyum baskın yakıt olmaya doğru gidiyor.

Kapitalistler en azından iyi bir kazanç sağladıkları oranda uranyumu yakıt olarak geliştirmeye güvenirler. Bu onların etiği ve belki de bir süre daha satın alacaklar. Bir yandan Marxistler de uranyumu yakıt olarak geliştirmeye güvenebilirler çünkü en “verimli” üretilen yakıt bu. Bu onların etiği ve hangisini tercih edeceğimi bilemiyorum. Dediğim gibi Marxistler Avrupa geleneğinin ortasındaki doğru şamar. Aynı eski şarkı.

Burda bir başparmak kuralı var. Avrupa’ya ait devrimci bir doktrinin gerçek doğasını Avrupa iktidar yapısı ve toplumunda yapmayı öngördüğü değişimler üzerinde yargılayamazsın. Sadece Avrupalı olmayan halklar üzerinde yaptığı etkiler üzerinden yargılayabilirsin. Çünkü Avrupa tarihindeki her devrim diğer halklara, diğer kültürlere ve çevrenin kendisine yıkım ihraç etmek için Avrupa’nın eğilim ve kabiliyetlerini güçlendirmeye hizmet etti. Bunun doğru olmadığına dair örnek veren herkese karşı çıkarım.

Şimdi biz, Amerika yerlileri olarak, Marksizm gibi “yeni” bir Avrupai devrimci doktrinin Avrupa tarihinin üzerimizdeki etkisini tersine çevireceğine inandırılmak isteniyoruz. Avrupa iktidar ilişkileri bir kere daha ayarlanıyor ve bu hepimiz için daha iyi olacağı söyleniyor. Ancak gerçekte bu ne demek?

Şimdi bugün, Pine Ridge Rezervasyonu’nda yaşayan bizler toplumun “Ulusal Kayıp Alanı” olarak tanımladığı bir alanda yaşıyoruz. Bu şu demek, burada uranyum rezervleri var, ve beyazların kültürünün (biz değil) enerji üretim maddesi olarak uranyuma ihtiyacı var. Uranyumun işlenmesinde en ucuz ve etkili yol atıkları kazdıkları alana hemen buraya bırakmak. Hemen buraya bizim yaşam alanımıza. Bu atıklar radyoaktif ve bu bölgeyi ilelebet yaşanılmaz kılacak. Sanayi tarafından böyle öngörülüyor, beyaz toplumun yarattığı bu endüstri, enerji kaynağı geliştirmek için “kabul edilebilir” bir bedeli olan sanayi. Endüstrileşme sürecinde Güney Dakota’nın bu bölgesinde su altyapısı oluşturmayı planlıyorlar, böylece bölge iki kat daha yaşanılamaz hale gelecek. Aynı şey Navajo ve Hopi bölgelerinde de oluyor, ve Kuzey Cheyenne ve Crow üst bölgelerinde ve diğer yerlerde, yani bunun küçük bir mesele olarak görülme olanağı yok.

Ulusal Kayıp Alanı’na dönüştürülmeye karşı direniyoruz. Ulusal kayıp halklara dönüşmeye karşı direniyoruz. Endüstriyel sürecin bu bedelleri bizim için kabul edilemez. Buradan uranyum çıkartmak ve su akıtmak soykırımdır, ne eksik ne fazla.

Şimdi yok etmeye karşı direnişimizde müttefikler aradığımızı varsayalım (zaten var). Ve daha ötesi devrimci Marksizmi kendi ifadesiyle alalım: bizim varlığımıza karşı bir tehdit olarak sunulan Avrupalı kapitalistlerin tamamen atılmasından başka bir amacı yok. Bu Amerika yerlileri için doğal bir müttefik olarak görülebilir. Sonuç olarak, Marksistlerin dediği gibi, kapitalistler bizi ulusal kayıp haline getirenler. Gittiği yere kadar doğru olan bu.

Ancak işaret etmeye çalıştığı gibi, bu “gerçek” oldukça aldatıcı. Devrimci Marksizm hepimizi yok eden endüstriyel sürecin daha ileriye yönelik ebedileşmesine ve mükemmelleşmesine kendini adamış. O sadece endüstrileşmenin sonuçlarını -para ve belki de- nüfusun geniş kısmına “yeniden dağıtma”yı öneriyor. Zenginlikleri kapitalistlerden alıp dağıtmayı öneriyor; ama bunu yapmak için, Marksizm endüstriyel sistemi sürdürebilmeli. Bir kere daha, Avrupa toplumundaki iktidar ilişkileri değiştirilmek zorunda, ancak bir kere daha Amerika yerlileri ve Avrupalı olmayanlar üzerindeki etkileri aynı kalacak. Bu aynı sözümona burjuva devriminden sonra iktidarın kiliseden alınıp özel sektöre yeniden dağıtılması gibi. Avrupa toplumu biraz değişti, en azından yüzeysel olarak, ama Avrupalı olmayanlara karşı davranışı eskisi gibi. 1776 Amerika Devrimi’nin Amerika yerlilerine ne yaptığını görebilirsiniz. Yine aynı şarkı.

Devrimci Marksizm, endüstriyel toplumun diğer formları gibi, tüm halkları endüstriye göre “rasyonalize etme”ye çalışıyor -azami endüstri, azami üretim. Amerika yerli ruhsal geleneğini, kültürümüzü, yaşam tarzımızı hor gören bir doktrin. Pre-kapitalist şu demek, onların görüşüyle, biz nihayetinde kapitalizmi keşfetmeli ve kapitalist olamalıyız; Marksist terimlerle biz ekonomik olarak geri kalmışız. Amerika yerli halklarının Marksist bir devrime katılmasının tek yolu endüstriyel sisteme katılması, fabrika işçileri olmak, veya Marks’ın dediği gibi “proleter”. Adam şu konuda çok haklı ki, onun devrimi ancak proleteryanın mücadelesi ile olur, ve kitlesel bir endüstriyel sistem başarılı bir Marksist toplum için ön şart.

Burada dille ilgili bir problem olduğunu düşünüyorum. Hıristiyanlar, kapitalistler, Marksistler. Hepsi kendilerine göre devrimci olmuşlardır, ama hiçbiri gerçekten devrimci değildir. Onların devrimden kastı aslında kültürün devam etmesidir. Onlar, Avrupa kültürünün varolmaya devam etmesi ve kendi ihtiyaçlarına göre gelişmesi için yapmaları gerekeni yaparlar.

Bu nedenle, Marksizm kuvvetlerine gerçekten katılmamız için, biz Amerika Yerlileri anavatanımızın kurban edilmesini kabul etmemiz gerekirdi; kültürel intihar gerçekleştirmemiz gerekirdi ve sanayileşmiş ve Avrupalılaşmış olmamız gerekirdi.

Bu noktada, durmalıyım ve kendime çok fazla sert olup olmadığımı sormalıyım. Marksizmin biraz da olsa tarihi vardır. Bu tarih gözlemlerimi doğrular mı? 1920’den bu yana Sovyetler Birliği’ndeki endüstriyelleşme sürecine bakıyorum ve bu Marksistlerin 300 yıl önce İngiliz Sanayi Devriminde ne olduysa onu yaptıklarını görüyorum; ve Marksistler bunu 60 yıl içerisinde yaptılar. SSCB’nin, bazı kabile halklarını barındıran topraklara fabrikalar yapmak için o halkları bastırmış olduğunu görüyorum. Sovyetler buna “Ulusal Sorun” diyorlar. Kabile halklarının insan olarak yaşama hakları olup olmadığı sorunu; ve kabile halklarının endüstriyel ihtiyaçlara kurban edilmelerinin uygun olduğuna karar verdiler. Çin’e baktığımda aynı şeyi görüyorum. Vietnam’a bakıyorum ve Marksistlerin endüstriyel düzeni empoze ettiklerini ve yerli kabile dağlı halklarını köklerinden kazıdıklarını görüyorum.

Önde gelen Sovyet biliminsanlarının uranyum bittiğinde alternatiflerinin de bulunacağını söylediğini duyuyorum. ABD ordusu tarafından terkedilmiş bir nükleer santrali ele geçiren Vietnamlıları görüyorum. O santrali kapattılar mı veya yok ettiler mi? Hayır, onu şu an kullanıyorlar. nükleer bombalar patlatan, uranyum reaktörleri geliştiren ve Avrupalıların bu yarımküreyi kolonileştirip sömürdüğü gibi gezegenleri kolonileştirmek ve sömürmek için bir uzay programı hazırlayan Çin’i görüyorum. Aynı eski şarkı, fakat bu sefer daha hızlı tempoyla.

Sovyet bilimadamının açıklaması çok ilginçti. Acaba kendisi alternatif enerjinin kaynağının ne olacağını biliyor mu? Hayır, onun sadece inancı var. Bilim bir yolunu bulur. Devrimci Marksistlerin, çevresel yıkımın, kirliliğin ve radyasyonun kontrol edileceğini söylediklerini duyuyorum. Ve onların kendi sözlerine uyduklarını görüyorum. Acaba bu şeylerin nasıl kontrol edileceğini biliyorlar mı? Hayır, onların sadece inançları var. Bilim bir yolunu bulacaktır. Endüstriyalizm iyidir ve gereklidir. Bunu nasıl bilebiliyorlar? İnanç. Bilim bir yolunu bulacaktır. Bu çeşit bir inanç Avrupa’da din olarak bilinir. Bilim kapitalistler ve Marksister için yeni Avrupa dini haline gelmiştir, gerçekten ayrılamazdırlar; aynı kültürün parçası ve parselidirler. Yani, hem teori hem de pratikte, Marksizm, Avrupalı olmayan halklardan kendi değerlerini, geleneklerini, kendi kültürel varoluşlarını tamamen bırakmalarını ister. Hepimiz Marksist bir toplumda sanayileşmiş bilim bağımlıları olacağız.

Kapitalizmin, Amerika Yerlilerinin bir ulusal fedakarlık ilan ettikleri durumdan gerçekten sorumlu olduğuna inanmıyorum. Hayır, bu bir Avrupa geleneğidir; Avrupa kültürünün kendisi sorumludur. Marksizm bu geleneğin en son sürümüdür, çözümü değil. Marksizmle ittifak yapmak bizi uygun maliyet ilan eden aynı kuvvetlerle ittifak yapmaktır.

Başka bir yol daha var. Geleneksel Lakota’nın yolu ve Amerika Yerli halklarının yolları var. İnsanların Tabiat Anayı küçük düşürmeye hakkı olmadıklarının, Avrupalı kafaların düşünmüş oldukları herhangi bir şeyin ötesinde kuvvetler olduğunun, insanların ahenksizliği bertaraf etmek için tüm ilişkilerde ahenk içerisinde olmak zorunda olduklarının bilindiği bir yolAvrupalıların tüm bağlantılı şeylerin doğasının ötesindeymiş gibi davranma kibirleri sadece topyekün bir ahenksizlikle sonuçlanabilir ve kibirli insanların haddini bildiren yeni bir şartlara alışma süreci onlara kendi kavrayışlarının veya kontrollerinin ötesinde gerçekliği tattırır ve ahengi yeniden oluşturur.  Bunu meydana getirecek devrimci bir teoriyse ihtiyaç var. Bu gezegenin doğa insanları bunu biliyor ve bu yüzden bunu teorize etmeye gerek duymuyorlar. Teori soyuttur; bilgimiz ise gerçek.

Temel anlamlarına süzülmüş olarak, bilimdeki yeni inancı kapsayan inanç erkeğin Tanrı olduğu inancına eşittir. Avrupa her zaman Mesih peşinde koştu. Bu Mesih, bir zamanlar İsa oldu, sonra Karl Marks oldu veya Albert Einstein oldu. Amerika Yerlileri bunun tamamen saçma olduğunu biliyor. İnsanlar tüm yaratıkların en zayıfıdır, o kadar zayıf ki, diğer canlılar yaşayabilmemiz için kendi cesetlerini bırakmaya rıza gösterir. İnsanoğlu, yiyecek elde etmek için dişi ve tırnağını kullanan diğer canlıların kabiliyetlerin yoksun kaldığından bu yana sadece mantığını kullanarak hayatta kalabilmiştir.

Ancak rasyonellik, insanın diğer canlıların unutmayacağı doğal düzeni unutmasına neden olabilecek bir lanettir. Bir kurt doğal düzende yerini asla unutmaz. Amerika yerlileri unutabilir. Avrupalılar neredeyse her zaman unutur. Bizler akrabamız geyiğe etini yememize izin verdiği için dua ederiz; Avrupalılar eti sadece çantada keklik gibi görürler ve geyiği değersiz görürler. Nihayetinde, Avrupalılar mantık ve bilimlerine göre kendilerini tanrı gibi görürler. Tanrı Üstün bir Varlıktır: diğer her şey değersizdir.

Marksizm dahi bütün Avrupa geleneği, her şeyin doğal düzenine meydan okumakta birleşir. Tabiat Ana suistimal edilmekte, güçler süistimal edilmekte ve bu ebediyen devam edemez. Hiçbir teori bu basit gerçeği değiştiremez. Tabiat Ana intikamını alacaktır, tüm çevre intikamını alacaktır ve tüm süistimalciler bertaraf edilecektir. Her şey bir daire gibi başladığı yere döner. Bu devrimdir. Ve benim halkımın, Hopi halkının ve diğer doğru halkların kehanetidir.

Amerika Yerlileri bunu Avrupalılara yüzyıllardır açıklamaya çalıştılar. Ancak, daha önce de dediğim gibi Avrupalılar duymamaya özen göstermişlerdir. Doğal düzen kazanacaktır ve tıpkı geyiklere olduğu gibi belirli bir bölgede aşırı nüfus artışıyla ahenge saldırdıklarında suçluların soyu tükenecektir. Avrupalıların “küresel orantı için büyük bir felaket” olarak tanımladıkları şey ortaya çıkana dek bu sadece bir zaman meselesidir. Bu Amerika Yerlilerinin ve tüm doğal varlıkların hayatta kalmaları için bir görevdir. Hayatta kalmamızın bir tarafı da direnmektir. Bizler bir hükümeti alaşağı etmek için veya iktidarı ele geçirmek için direnmeyiz, çünkü hayatta kalmak için imhaya direnmek doğaldır. Bizler beyaz kurumlar üzerinde iktidarı istemeyiz; aksine beyaz kurumların yok olmasını isteriz. Bu devrimdir.

Amerika Yerlileri halen bu gerçekliklerin -kehanetlerin- ve atalarımızın geleneklerinin bilincinde. Büyüklerimizden, doğadan, güçlerden öğrendik. Ve felaket bittiğinde, biz Amerika Yerli halkları bu yarımkürede yaşamak içi halen burada olacağız. And dağlarında biraz lüks hayatı yaşamak umrumda değil. Amerika Yerlileri hayatta kalacak; ahenk yeniden kurulacak. Bu devrimdir.

Bu noktada, belki de daha önce söylediklerimin bir sonucu olarak açık olmak gereken başka bir meselede daha da açık olmam gerek. Fakat kafa karışıklığı bu günlerdekolaylıkla büyüyebiliyor, o nedenle bu noktayı üstüne basa basa vurgulamak istiyorum. Avrupalı terimini kullandığımda, deri renginden veya özel bir genetik yapdan bahsetmiş olmuyorum. Bahsettiğim şey, Avrupa kütürünün gelişinin bir ürünü olan bir zihniyet, bir dünya görüşüdür. İnsanlar uy bakış açısına sahip olmak için genetik olarak kodlanmazlar; kültürleşerek bu bakış açısına sahip olurlar. Aynısı Amerika Yerlileri için veya herhangi bir kültürün üyeleri için de geçerlidir.

Bir Amerika Yerlisinin Avrupalı değerlerini ve bakış açısını paylaşaması mümkündür. Bu insanlar için bir tanımımız var; bizler onlara dışarıda (genetikte) “elma”-kırmızısı ve içeride (değerlerinde) beyaz diyoruz. Diğer gruplar için benzer terimler var: Siyahlar için “çikolatalı kurabiye”; Hispanolar içinse “Hindistancevizleri” terimleri falan var. Ve, daha önce de söylediğim gibi, beyaz normar için istisnalar mevcuttur: dışarıda beyaz ama içeride beyaz olmayan insanlar. “İnsanoğlu”ndan başka bir terim kullanmalı mıyız emin değilim.

Burada koyduğum, ırksal önermelerden ziyade, kültürel bir önermedir. Avrupa kültürünü ve onun endüstriyelizminin gerçekliklerinin avukatlığını yapıp savunanlar nihayetinde düşmanımdırlar. Ona karşı direnenler, ona karşı müadele edenler ise benim ve Amerika Yerli halklarının ittifakıdırlar. Ve, onların deri renginin ne olduğunu da umursamıyorum. Beyaz adam beyaz ırk için beyaz bir terimdir: Avrupalı ise karşı çıktığım bir görüştür.

Vietnamlı Komünistlere tam olarak beyaz ırktan diyemeyebilirsinizi ancak onlar şimdi fikren Avrupalılaşmışlardırlar. Aynı gerçek, Çinli Komünistler, Japon kapitalistler veya Bantu Katolikleri ve burada Pine Ridge’deki Dickie Wilson veya Navajo koruma bölgesindeki Peter “MacDollar” içinde geçerlidir. Bunda bir ırkçılık yoktur, sadece kültürü oluşturan kafa yapısını ve ruhu teyit ediyorum.

Marksist bir ifadeyle, “kültürel milliyetçi” olduğumu varsayıyorum. Önce kendi halkımlar, geleneksel Lakota halkıyla çalışırım, çünkü ortak bir dünya görüşüne sahibiz ve acil bir mücadeleyi paylaşıyoruz.   Bunun ötesinde, diğer geleneksel Amerika Yerli halklarıyla çalışıyorum, yine aynı dünya görüşü ve mücadele biçimi konusundaki ortaklıklarımızdan dolayı. Onun da ötesinde, Avrupa’nın kolonyal baskısını deneyimlemiş ve onun kültürel ve endüstriyel bütününe karşı direnen herkesle çalışırım. Şüphesiz, bu Avrupa kültürünün hakim normlarına direnmek için mücadele eden genetik olarak Beyaz olanları de içerir. Hemen aklımıza İrlandalılar ve Basklılar gelir, fakat daha fazlası da vardır.

Öncelikle kendi halkımla, kendi topluluğumla çalışırım. Avrupalı olmayan perspektiflere sahip diğer herkes aynısını yapmalıdır. “Kardeşinizin görüşlerine güvenin” sloganına inanırım, aynı zamanda kız kardeşlerimizin de tabi ki. Endüstriyelizme ve insan imhasına karşı doğal olarak direnen tüm ırklardan kültürel temelli görüşlere ve topluluklara güvenirim. Şüphesiz,Avrupa’nınendüstriyel zorunlulukların sürmesinin bir görüşten ziyade, türün intiharı olduğunun farkına vardıklarını göz önünde tutarsak beyaz bir birey de bunu paylaşabilir. Beyaz, Lakota halkının kutsal renklerinden (kırmızı, turuncu, beyaz ve siyah) birisidir. Dört yön. Dört mevsim. Yaşam ve yaşlanmanın dört aşaması. İnsanlığın dört ırkı. Kırmızıi turuncu, beyaz ve siyahı karıştırın, kahverengi olacaktır, beşinci ırkın rengini. Bu şeylerin doğal bir düzenidir. Bu yüzden tüm ırklarla, her birinin kendi özel anlamıi kimliği ve mesajıyla birlikte çalışmak bana doğal görünmektedir.

Ancak çoğu Beyaza özgü bir davranış vardır. Avrupa’yı ve diğer kültürlere etkileri üzerine sorgulamaya başlar başlamaz, hemen savunmaya geçerler. Hemen kendilerini savunmaya başlarlar. Ancak onlarak kişisel olarak saldırmıyorum; Ben Avrupa’ya saldırıyorum. Avrupa üzerine gözlemlerimi kişiselleştirerek, kendilerini onun içerisinde tanımlayarak Avrupa kültürünü de kişiselleştiriyorlar. Bu bağlamda kendilerini savunarak, sonunda ölüm kültürünü savunurlar. Bu üstesinden gelinmesi gereken bir kafa karışıklığıdır ve acilen üstesinden gelinmelidir. Hiçbirimizin böyle saçma mücadelelerle enerji kaybedecek vakti yoktur.

Beyazların Avrupa kültürüne karşı insanlığı önermesi daha pozitif bir bakış açısıdır. Buna inanıyorum. Ancak bu bakış açısına erişmek için, beyazların Avrupa’nın ne olduğunu ve ne yaptığını görmeleri için Avrupa kültürünün dışına –insanlığın geri kalanının yanı sıra- adım atmaları gerekmektedir.

Kapitalizme ve Marksizme ve diğer tüm “izmlere” bağlı kalmak tamamen Avrupa kültürü içerisinde kalmaktır. Bu gerçeklikte bir kuşku yoktur. Bir gerçeklik olarak bu bir seçimi teşkil etmektedir. Bu seçimin ırka değil kültüre dayandığını bilin. Avrupa kültürünü ve endüstriyalizmini seçmenizin benim düşmanım olmayı seçmiş olmanız olduğunu bilin. Ve seçimin benim değil sizin seçiminiz olduğunu bilin.

Bu, beni üniversitelerden, şehrin gecekondularından ve diğer Avrupa kurumlarından sürüklenerek gidin o Amerika Yerlileri üzerinde yeniden düşünmeme neden oluyor. Şayet geleneksel yöntemleriniz gereğince ezenlerinize direnmek için oradaysanız, o zaman olun. Her ikisini nasıl bir araya getirmeyi becerdiğinizi bilmiyorum, belki de başarılı olacaksınız. Fakat gerçeklik algınızı kaybetmeyin. Beyaz dünyanın karşılaştığımız sorunları şimdi çözme vaatlerine inanamaktan sakının. Yerli halk lafına izin vererek düşmanlarımızın avantajlarına sarılmaktan kaçının. Avrupa lafları kendi etrafında döndürme pratiğini icat etti. Bunun doğru olduğunu görmek için sadece Amerika Yerli halklarıyla bazı Avrupalı hükümetler arasında gerçekleştirilmiş olan antlaşmalara bakmanız yeterli. Gücünüzü olduğunuz kişiden alın.

Direnişle isyanı düzenli olarak birbirine karıştıran bir kültürün size yaşam biçimi olarak öğreteceği veya sunacağı bir şeyi yoktur. Avrupalılar uzun zaman önce gerçeklikle bağını kopardı, eğer öyle olsalardı Amerika Yerlileriyle de bağları olurdu.

Pekala, bu konuşmayı burada sonuçlandırırıken, şunu açıkça ifade etmeliyim ki, insanları Marksizme yönlendirmek kafamdaki en son şeydir. Marksizm kültürüm için kapitalizm ve Hıristiyanlık kadar canavardır. Doğrusu, kimseyi herhangi bir şeye yönlendirmek gibi bir düşüncem olmadığını söyleyebilirim. Bir dereceye kadar, Amerika Yerli Hareketi genç bir örgüt olduğunda, beyaz medyanın bu terimi kullanmayı sevdiği için “lider” olmayı denedim. Bu artık sahip olmadığım bir kafa karışıklığının sonucuydu. Herkes için her şey olmazsınız. Düşmanlarım tarafından böyle bir modada kullanılması için önermem. Ben bir liderim. Ben bir Oglala Lakota vatanseveriyim. Bunlar tüm istediklerim ve ihtiyaç duyduklarım. Ve şu an olduğum kişi olmaktan mutluyum.

Russell Means

Kaynak:http://www.russellmeans.com/

Çeviri: samo-umo

Russell Means Kimdir?

Russell Means (d. 10 Kasım 1939 ,ö. 22 Ekim 2012) Oglala Siyularından, 68’li yılların önemli politik hareketlerinden Amerika Yerli Hareketi’nin liderliğini yürütmüş bir Kızılderili lideridir. Amerika Yerli Hareketi, ABD yönetiminin, yerli Amerikalılara karşı tutumunu protesto amacıyla ve hükümetin kabilelerle yaptığı anlaşmalara saygı göstermesi talebiyle 1960’ların sonlarında kurulmuştu. Russell Means, Amerika Yerli Hareketi’nin Güney Dakota’da Wounded Knee kasabasının 71 gün süren silahlı işgalinin liderliğini yapmış, işgal sırasında federal görevlilerle silahlı çatışmalar yaşanmıştı. Kızılderili hareketini birleştirmek için çok uğraşmış, ABD ve Güney Amerika’daki Kızılderilerle bağlar kurmak için çabalamış, liberter bir eylemciydi. Ayrıca, oyunculuk ve müzisyenlik de yapan Means, uzun süredir geleneksel yerli ilaçlarıyla ve alternatif yöntemlerle gırtlak kanserine yenik düşerek 22 Ekim 2012 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code