Ted Kaczynsky ile röportaj – Theresa Kintz

130814111244-01-unabomber-horizontal-large-galleryKaczynsky’ nin hikâyesinden bir kıssa;

Bir zamanlar gür dağların yamaçlarından yükselen devasa ağaçların olduğu ve nehirlerin ıssız araziler boyunca hür ve hoyratça aktığı; yırtıcı kuşların yükseklerden süzüldüğü ve kunduzların zahmetli işlerle uğraştığı, insanların vahşi doğayla uyum içerisinde yaşadığı güzel, el değmemiş, bakir ormanlarla kaplı bir kıta vardı. Yalnızca taşları, kemikleri ve ağaçları kullanarak günlük temel ihtiyaçlarının her birini dünya üzerinde nazikçe yürürken başarıyla tamamlıyorlardı. Derken onların kâşifleri, fatihleri, misyonerleri, askerleri, tüccarları ve muhacirleri ile ileri teknolojileri, silahları ve hükümetleri geldi. Binlerce yıldır var olan vahşi yaşam ölmeye başlıyordu: yabancıların ilerleme anlayışının, gelecekte ne olacağı açıkça görülen kibirli amaçlarının ve kontrolden çıkmış çıkarcı bir bilimin getirdiği bir hastalık tarafından katledildi.

Sadece 500 yılda hemen hemen tüm dev ağaçlar tıraşlanmış ve kimyasallar nehirleri zehirlemişti. Kartalların soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, çalışkan kunduzların yerini mühendisler kolordusu almıştı. Peki ya insanlar nasıl yaşamlarını devam ettiriyorlardı? Sistemin getirdiği bir ayrıcalık düzeyinde ve teknoloji yarışının olduğu dünyada insanların ne şekilde yaşamlarını devam ettirdiği büyük olasılıkla tek bir sonuca bağlanabilir: Fakat aşkı derinden hisseden ve bir zamanlar var olmuş bakir doğa ve vahşi yaşama özlem duyan şu an şehirlerde toplanmış yoksul ve ezilen milyonlarcası açık bir hedef bulamıyordu çünkü sistem neredeyse her şeye hükmediyordu. Bu insanlar yaşamlarını güzel bir şekilde devam ettiremiyorlar. Her yerde, insanın aç gözlülüğünün ve ‘yaşam’ a olan saygısızlığının sonucu olarak , vahşi doğa ve Tabiat Ana’ nın yarattıkları acı içinde. Bu varlıklar endüstriyel toplumun kurbanlarıdır.

Kana bulanmış bu göbek bağını kesmek: bağımsızlığın çılgına çeviren sarhoşluğu, ilkel özgürlüğe yeniden doğuş, kelimenin en basit ve tam anlamıyla özgürlüğe ulaşmak bu hissettiğimiz. Mesela, bir cinayet işlemek ve paçayı kurtarıp üzerinde hiçbir ağırlık hissetmeden uzaklaşmak, vicdanın o ışıltılı, gösterişli halesinden (gazabından, azabından) başka..

Aman tanrım! Hayatımızın büyük bir kısmında nasıl akıl almaz saçmalıklar ortaya koyduğumuzu düşünüyorum; Rutinler, aptal yararsız ve aşağılayıcı işler, seçilmiş yetkililerin çekilmez kibri, iş adamlarının yapışkan pazarlamaları, dolapları ve hilekarlıkları, gerçek düşmanımız olan sermayeyi öldürmek yerine sıkıcı savaşlarda kendi dostlarımızı öldürmemiz.. İğrenç! Çirkin ve hastalıklı şehirlerde ve kasabalarda yaşıyoruz: ve çamaşır makinelerinin, telefonların, televizyonların, otomobillerin zorbalıkları, pisliği… Ah Tanrım! Kendimizi günden güne ne katlanılmaz bir çöplük, nasıl bir bok – pislik içine sürüklüyoruz. Zengin fakat mütevazı ve temiz beyaz yakalıların dört elle boğazımıza sarmaşık gibi sarılışına süre gelen bir sabırla nasıl maruz kalıyoruz..

“Düşünüyorum, –ki buna düşünce demezdiniz, değil mi ? – nehirde can havliyle yüzmeye çalışırken, tiksinti ve zevk karışımı duygularımın, uzun çok uzun bir süre şehre hapsolduktan sonra aşırıcı derecede istekli ve sevinçle tüm kederlerimi geride bırakarak.. vahşi geyiklerin bir adama hissettireceği ilk tat gibi… Fakat yetkililer asfaltın ve rezervuarların altında doğanın bozulacağına dair hiç endişe duymadılar. Ne yapacaklarını biliyorlardı: kendilerini tehlikeye atmamak. Sadece saat yönünde ilerle.. Hadi biraz eğlenelim!
— Edward Abbey, Desert Solitaire, 1968

“Edward Abbey’i seksenlerin ortalarında okudum ve bu şeyler bana ‘Evet, dışarıda benimle aynı tutuma sahip insanlar var!’ ı düşündürdü. The Monkeywrenchgang’i okudum. Sanırım böyle oldu. Beni ilk motive eden şeyin ne olduğu her neyse önemli değil. Ben sadece ağaçları ve gibi şeyleri paralayan makineler gördüğümde deli oluyordum”
— Dr. Theodore Kaczynski, in an interview with the Earth First! Journal, Administrative Maximum Facility Prison, Florence, Colorado, USA, June 1999.

Theodore Kaczynski çok erken yaşlarda tekno-endüstriyel sisteme karşı bir tepki geliştirdi. Sistemle ilgili bir hayal kırıklığı hissetmeye başladığında 1962’de, Harvard’daki son yılındaydı. Ve oldukça yalnız hissettiğini söylüyor. “Altmışlı yıllara bakıldığında teknolojiye yönelik bazı eleştiriler yapıldı fakat bir dereceye kadar. Bilinen bir insan dahi teknolojik sisteme böylesine karşı değildi. Bu durum 1971-72 ye kadar böyle devam etti. Kısa bir süre sonra Montana’ya taşındım. Jaques Ellul’un ‘Teknolojik Toplum’ kitabını okudum. Bu kitap bir başyapıt. Okurken çok heyecanlıydım. ‘Bak bu adamın söylediği şeylerin tamamı benim söylemek istediklerim’ diye düşünüyordum. ”

Kişisel olarak teknoloji karşıtı olup olmadığını sordum. Cevabı çoktan hazırdı: “ Neden düşünüyorsun? Teknoloji bir makinenin dişlilerinde insanları ezer, ufaltır, özgürlüğümüzü ve özerkliğimizi çalar.” Fakat açıkçası bundan çok çok daha fazlası oldu. Makinelere karşı hissettiği öfkeyi anlattığı süre boyunca kelimelerinde, onun için çok özel bir yer olan Montana’nın vahşi doğası için bariz bir aşk su yüzüne çıkıyordu. Hayat doluydu. Orada yarattığı dağ hayatı ile ilgili hikayelerini anlatırken tutkuyla konuşuyordu ve ardından sistemin tecavüzüne karşı bir savunma arıyordu. “Asıl doğru şudur ki: ben gerçekten politikaya yönelmedim. Ben gerçekten sadece dışarda ağaçların arasında yaşamak istedim. Eğer hiç kimse yollar için ağaçları kesmemiş olsaydı; helikopterlerin ve motorlu testerelerin etrafından gelen uğultular olmasaydı ben hala orada yaşıyor olurdum ve dünyanın geri kalanı sadece kendisiyle ilgilenirdi. Ben politik konularla ilgilendim. Aslında tabiri caizse beni buna sürüklediler. Ben gerçekten bu yönde eğilimli değilim.”

Kaczynski 1971 yılında Lincoln yakınlarındaki Montana’ya kendi yaptığı bir kulübeye taşındı. ilk on yıl boyunca doğada yaşamını kendi kendine sürdürebilmesini sağlamak için gereken ilkel becerileri edinmeye yoğunlaştı. Bu dürtünün çocukluğundan beri ruhunun bir parçası olduğunu söylüyor. “Tartışmasız, teknolojik sistemi bırakmamın nedeni şüphesiz budur çünkü yaşamanın diğer yolları hakkında okurdum. Özellikle ilkel yaşayan insanlar hakkında. Onbir yaşındayken Illionis’te bulunan Evergreen Parktaki küçük yerel bir kütüphaneye gittiğimi hatırlıyorum. Kütüphanede Smithsonian Enstitüsünün yayınladığı bilimin çeşitli alanlarını ele alan bir kitap serisi vardı. Diğer şeylere bakmaksızın, tarih öncesi insanların olduğu antropoloji hakkında bir kitap okurdum. Bunu büyüleyici buluyordum. Neanderthalleri ve dahasını konu alan birkaç kitap daha okuduktan sonra daha fazlasını okumak istedim (çevirenin notu: bahsedilen okuma isteği öyle had safhadaki adeta iç gıcıklayıcı, tetikleyici. “I had this itch to read more.”) kendi kendime niçin bunu gerçekleştirmiyorum diye sordum çünkü artık daha fazla okumak istemiyordum. Sadece bu şekilde yaşamak istiyordum.”

Kaczynski yoğun bir şekilde yenilebilir yabani bitkileri nasıl ayırt edebileceğine, hayvanları nasıl izleyeceğine, ilkel teknolojiyi nasıl kopyalayacağına bir öğrenci gibi çalışmaya başladı. “Yıllar önce okuduğum kitaplarda; örneğin Ernest Thompson Seton’ un ‘Lives of Game Animals’ kitabında hayvan davranışlarını öğrendim. Fakat ağaçlarda yaşarken belirli bir noktadan sonra her hangi bir bilimsel veri okumaya karşı bir isteksizlik gelişti. Profesyonel biyologların yaban hayatı hakkında söylediklerinin bazıları bana kirli ve beş para etmez görünüyordu. Benim için kendi deneyimlerim aracılığıyla yaban hayatı hakkında edindiğim bilgiler daha önemli olmaya başladı.”

Kaczynski bana açtığı küçük, elektriksiz ve musluğundan su akmayan kulübesindeki hayatı hakkında uzun uzadıya konuştu. Mahkemede bu yaşam tarzı ve kulübesi sorulduğunda avukatları akıl sağlığının yerinde olmadığını gerekçe göstermeye çalışıyorlar. Kaczynski doğal olarak kırgın bir şekilde bunu bir savunma stratejisi olduğunu söylüyor. Bir gün boyunca özellikle rutin olarak neler yaptığından konuştuk. “Yenilebilir yaban bitkilerini teşhis etmekte çok tecrübeliyim.” Gururla söylüyor: “ Bence bu elbette en tatmin eden aktivitelerimden biri. Ormandan çıkıyor ve yemek için iyi bir şeyler bakıyorum. Doğu ormanlarına nazaran Montana gibi bir yerde nişastalı bitkisel gıdaların daha az bulunabilir oluşu bir problem. Yenilebilir kökler vardır fakat onlar genelde sınırlı bir alana yayılmıştır. En iyileri genellikle tarım alanı olan alt bölgelerde büyürler. Yani çiftliklerde. Muhtemelen çiftçiler onların çayırlarını eşelememi istemez, yani nişastalı yiyecekler medeni yiyeceklerdi. Un, pirinç, mısır unu, yulaf, süt tozu ve pişirmek için sıvıyağ aldım.”

Kaczynski onu memnun edebilecek üç şeyi asla başaramadığı için yakındı:

“Avlanmak için bir yaylı tüfek ve taşlı bayırlarda günlük uzun yürüyüşlere çıkabilmek için geyik derisinden bir çift çarık yapamadığı; kibrit kullanmaksızın nasıl devamlı olarak ateş yakacağını öğrenemediği için. ” Yalnız yaşamında çok meşgul ve çok mutlu olduğunu söylüyor. “ormanda yaşarken bir şey keşfettim ki bu da gelecek ve ölüm hakkında endişelenmemek. Şu an her şey sence iyiyse, güzel hissetmelisin. Önümüzdeki hafta ölecek olsam bile o ana dek her şey güzelse sorun yok. Sanırım Jane Austen’ in bir romanında ‘Şu an bir şeye sahip değilsen, mutluluk daima gelecekte olmasını umduğun şeydir.’ diyor. Bu daima doğru değil. Belki medeniyette yaşarken doğru fakat sistemin dışına çıktığında ve yaşamanın farklı biçimlerine uyum sağladığında, mutluluk çoğunlukla şu an sahip olduğun şeyler oluyor.”

Yetmişler boyunca monkeywrenching (çevirenin notu: ekolojik-sabotaj gibi düşünülebilir. Doğaya, hayvanlara vs zarar verebilecek olan eylemleri yıkıcı bir şekilde engelleme.) tarzı bir çok eyleme katıldığını açıkça söylüyor. Sisteme karşı mücadele için çok enerji harcadığını söylediği zamanlar var. Onu buraya gelmeye tetikleyen şeyi betimliyor:

“Bence en iyi yer, üçüncü zamana dayanan bu platonun en büyük kalıntısıdır. Girintili çıkıntılı, düz olmayan ve platonun eşiğine geldiğinizde çok dik görünen bir dağ geçidi bulacaksınız hatta uçurumdan düşen bir şelale. Benim kulübeme iki günlük yürüme mesafesinde. 1983’ün yazına kadar en iyi yer burasıydı. O yaz kulübemin etrafında çok fazla insan vardı. Biraz huzur istediğime kara verdim ve platoya geri döndüm. Ben oradayken kendilerine ovanın tam ortasından doğrudan doğruya açılmış bir yol edinmişler.” Sesi azalarak kesildi, duraksadı ve ardından devam etti. “ Ne kadar üzgün olabileceğimi hayal bile edemiyorum. Tam o anda karar verdim. Daha fazla doğal yaşama uyum becerileri edinmeleri için uğraşmaktansa, sisteme geri dönüp çalışmayı tercih ederim. İntikam! Şimdiye dek hiç Monkeywrenching yapmamış değildim fakat bu noktadan sonra benim için bu tür bir şey yapmak bir öncelik halini aldı…. Sosyal konularla ilgili olan şeyleri okumak için bilinçli bir çaba gösterdim, özellikle teknolojik problemler için. Benim asıl kaygım bir şeyi anlamak üzerineydi; toplumlar nasıl değişir. Ve bunu anlamak için antropoloji, tarih, biraz sosyoloji ve psikoloji okudum. Daha çok tarih ve antropoloji.”

Kaczynski’nin hemen hemen vardığı sonuç; sadece sistemi düzeltmeye çağıran reformist stratejilerin yeterli olmadığı, bilinçli bir kitle hareketiyle teknolojik sistemi düşürmenin bir gün mümkün olabileceği fikriydi. “ İnsanların sahip olduğu eğilimlerden dolayı bunun yapılabileceğini sanmıyorum. İstisnalar olsa da çoğu insan az direnç gösteren kısımdadır. Onlar kolay bir çıkar yol seçecek ve sen arabanı, televizyonunu ve elektriğini az direnç gösteren insanlar için bırakacaksın. Gördüğüm kadarıyla endüstriyel sistemi dağıtmanın her hangi bir kontrolü yada planlanan bir yolu yok. Bence bizi kurtarabilecek yalnızca bir yol var: parçalamak ve çöküş. Bu nedenle bence bunun sonuçları Rus Devriminin sonuçları gibi bir şey olacaktır yada diğer yerlerde gördüğümüz gibi: Balkanlar, Afganistan, Ruanda Cumhuriyeti… Sanırım bu şiddete başvurmayan bir bakış açısına sahip olan radikaller için bir ikilem durumu yaratır. Her şey paramparça olduğunda, orada şiddet olacak ve bu şiddet bir soruyu yükseltecek. Tam olarak manevi bir soru sormak istiyorsanız bilmiyorum ama bu nokta şudur ki, tekno-endüstriyel sistem olmadan gerçekten nelere ihtiyaç duyduğunuz. Eğer sistemin çökmesi için çalışırsan bir çok insanın ölmesine neden olacaksın. Eğer çökerse toplumsal bir kargaşa olacak, açlık olacak, tarımsal ekipman için daha fazla yakıt veya yedek parça olmayacak, daha fazla modern tarımın muhtaç olduğu böcek ilacı veya gübre olmayacak… Bu nedenle yeterli yiyecek olmayacak. Peki ya sonra? Buna benzer bir şeyler okumuştum ve her hangi bir köklü(radikal) önlemle karşılaşmadım.”

Bu noktada bana böyle bir sorunla karşı karşıya kalırsak nasıl bir radikal öneri sunabileceğimi sordu. Her hangi bir cevabım yoktu. Bir şey demedi. Ellerini bir araya getirip birleştirdi ve dikkatle bana baktı. Belirgin bir orta-batı aksanına sahip oluşu, gündelik konuşma tarzı nedeniyle çok içtendi. Ohio’da öğrenciyken derslerime giren tarih, antropoloji ve siyaset felsefesi profesörlerini ne kadar anımsattığını düşündüm. Benim lisans danışmanlarımdan biri ve aynı zamanda bir Harvard mezunu olan Dr. Resnick’in katıldığı, politik gerçeklik üzerine bir seminerde sorulan bir sorunun yarattığı şaşkınlığın hikayesini anlatmaya karar verdim: bir gurup bilim adamı, ülkenin ileri gelen politikacılarına duyurmak için yeni bir buluşun tanıtımı için yapılan tartışmadan bahsetti. Bilim adamları teknolojinin tartışılmaz faydalarının olduğunu savundular. Bu buluşun etki alanı artarsa herkesin hayatı daha kolay olacak dediler. Her yıl kırk bin masum insan ölüyor. Yalnızca bu nedenle hayata geçirilmeli. Politikacılar bu yeni buluşu uygulamaya karar vermeli mi, vermemeli mi? İnsanlar tartışılan öneriyi düşünmeden kabul etti. Ardından o bunun nedenini açıkladı: “Biz zaten otomobile sahibiz.” bizi teknolojik sisteme olan bağlılığımızın sonucu olarak ne kadar insanın öldüğüne ve masum toplumuzun göğüs gerdiği acıya kafa yormaya itiyor. “Hepimizin içine doğduğu bir sistem ve denemekten ve uyum sağlamaya çalışmaktan başka seçeneğimiz yok. Var olan her şeyde teknolojik sistemin şiddet, zulüm ve tahribat içerdiğini görebilirsin. Fakat ne yapabiliriz?”

“İnsanların devrimin mümkün olabileceğine inanmaması büyük bir problem ve bu kesinlikle mümkün olmayacak çünkü onlar mümkün olabileceğine inanmıyorlar. Bence eko-anarşist hareket büyük çapta güzel işler başarıyor fakat gerçek devrimciler kendilerini reformistlerden ayırırlarsa daha iyi olabilir. Ve bence yaban hayatın mümkün olduğu bilincini bir çok insana taşımak için efor sarf ederlerse daha iyi olacaktır. Genel yöntem, bence ne yapılabileceğini denemek ve ikna etmek veya toplumun büyük bir kısmını bizim doğrularımıza razı etmek, olabildiğince çöküşü başlatabilecek şeyler olduğunda toplumsal gerilimleri arttırmaya çalışmak… süren ayaklanmalardan insanların yeterince rahatsız olacağı bir durum yaratmak. Böylece asıl soru bu gerilimlerin nasıl artacağı oluyor. Bilmiyorum.”

Kaczynski tekno-endüstriyel sistemi her açıdan, her şeyiyle, neden ve nasıl bundan feragat etmemiz için çalışmamız gerektiğini detaylıca konuşmak istedi. Bu konu birçok fikir verdi. Politik ideolojilerin sınırları ve direk eylemsellik hakkında tartıştık. Fakat öbürlerinden kat kat daha fazla dikkat çeken asıl tartışma yaban hayatı ve vahşi doğanın üstünlüğü hakkındaki görüşlerimiz etrafında döndü. Röportajın sonuna doğru Kaczynski karayakkabılı tavşan(snowshoe) ile geliştirdiği yakın bir ilişki hakkında etkileyici bir hikaye anlattı.

“Bu kişisel bir hikayedir.” Diyerek başladı ve eğer isterseniz kaydetmeyi bırakabilirim diye sordum. Hayır, gerek duysaydım size söylerdim dedi. “Ağaçlarda yaşarken, kendi kendime bir çok tanrı icat ettim. ” ve gülerek; “Onları akıllıca bulmuyorum ve inanmıyorum fakat onların benimle düşüncelerini bana hissettirerek haberleştiğini kurguluyordum. Bu kurgulardan birincisi sanırım benim Büyükbaba Tavşan olduğumdu. Bilirsin, kış boyunca benim için ana yemek kaynağı karayakkabılı tavşan eti olmuştur. Onlara ateş edebilmek için yeterince yaklaşmadan önce ne yaptıklarını ve tüm çevredeki izlerini takip etmeyi öğrenmek için çok zaman harcadım. Bazen bir tavşan izi izlerken etrafında dönüyorum duruyorum ve derken izler kaybolur. Tavşanların nereye gittiğini ve izlerin nereye kaybolduğunu asla çözemezsin. Kendi kendime Büyükbaba Tavşan hakkında bir mit uydurdum. Tüm var olan tavşanlar büyükbabanın sorumluluğundaydı. Büyükbaba gözden kaybolduğunda, onu göremedikleri için endişelenip, aramaya başlıyorlar. Her zaman bir karayakkabılı tavşan vuruyorum ve daima ‘teşekkürler Büyükbaba Tavşan’ diyorum. Kısa bir zaman sonra karayakkabılı tavşanları teşkil eden davranışlar edindim. Onlar ile ilgili uydurduğum şeyler aklımın büyük bir kısmını meşgul ediyordu. Ben aslında, diğer tüm şeylerin arasında ağaçtan oyulmuş bir karayakkabılı tavşandım. Yalnızca karayakkabılı tavşanlar için daha iyi bir planım vardı fakat asla beceremedim. Başka bir tanesi bazen bataklıklarda geceleri görünen ve yakamoza benzeyen parıltılara veya sabahın kanatlarına seslendiğim. Bu sabahları durmaksızın tepeye tırmanırken yalnızca belli belirsiz bir şeyi hissetmek için takip etmektir. Bu da benim kendi kendime yarattığım tanrılarımdan biri oldu.”

Bu nedenle Ted Kaczynski hayatının sonuna dek tarih öncesi insanların nesli gibi ormanın tanrılarını masumca yeniden keşfederek doğada yaşadı. Şu an tanrıların onu terk ettiğini hissetse, hapishanedeki hayatla karşı karşıya kalsa; özgürlük olmadan, doğayla her hangi bir bağlantı olmadan, doğaya olan aşkının içtenliği ve bu hayattan ayrılmasının çok önemli olmasının dışında, tekno-endüstriyel sistemin çöküşünü hızlandıran devrimci projelere olan bağlılığının devam edip etmeyeceğini öğrenmek istedim. ona aklını kaybetmekten korksaydın, eğer kendini ruhunun seni terk ettiği bir durumda bulsaydın endişelenir miydin diye sordum. “hayır, ben bir anlamda bu çevreye uyum sağladım ve burası konforlu geliyor ve artık hiçbir şeye beni sinirlendirmiyor. Benim korkabileceği şey yıllar geçtikçe unutmak olabilir; dağların, bu ağaçların ve gerçek olan ne varsa tüm bunların anılarını unutmaya başlamam; bu anıları kaybetmek ve vahşi doğa ile olan bağımı bu anlamda kaybetmek endişelendirir genellikle. Fakat korkmuyorum çünkü onlar hep ruhumda olacak.” Ve o yeşil anarşistlere Edward Abbey’in düşüncelerini -teknolojik sistem eleştirilerini ve çöküşü hızlandırmak isteyişini- paylaşmaları gerektiği öğüdünü veriyor. Edward Abbey’in dediği gibi: “ Endüstriyel uygarlığın körü körüne bağlılığının tahribi” “asla umudunu kaybetme. Israrcı ve inatçı ol ve asla pes etme. Tarihte, kaybettiği açıkça görülenlerin umudunu kaybetmediğinde aniden kazanana dönüştüğü birçok örnek vardır. Bu nedenle sonuç tüm umudu asla kaybetmemektedir.”

Theresa Kintz

* Bu metin ilk olarak Green Anarchist Dergisi’nde yayınlandı.

Kaynak: Primitivism

Çeviren: Yoda

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code