Koğuştan Hücreye: F Tipi Kapatılma ve Hapishane Direnişleri

1990’lı yıllarda, devlet hapishanelerin mimari yapısına ve koğuş sistemine karşı bir takım ‘’kaygılar’’ belirtmeye başladı. Devlet, bu duruma gerekçe olarak hapishanelerde hâkimiyet kurulamamasını gösteriyordu. Devlet nezdinde hapishaneler, ‘’örgüt evi’’ gibi işliyordu ve denetim sağlanamıyordu. Bu durumun en önemli sebebinin ise koğuş sisteminden kaynaklandığını söyleyen siyasal iktidar, hapishanelerdeki her vakayı ve tam denetimin sağlanamamasını hapishanelerin mimari yapılarına bağlayarak koğuş sistemin değişmesi gerektiğini savunuyordu.

Koğuş sisteminin değişmesini meşru göstermek için medyayı arkasına alan devlet, hapishanelerdeki her olayı medya aracılığıyla gündemde tutmaya çalışmıştır. 1999 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde adli tutsaklar arasındaki çeteler arası silahlı çatışmayı ve ölümleri siyasi tutsaklara yönelik operasyona zemin hazırlamak için ve hücre tipine geçişte zorunluluk olarak göstermiştir. ‘’Bayrampaşa suç evi’’, ‘’Devlet cezaevlerine hâkim değil’’, ‘’Cezaevleri Teksas gibi’’, ‘’Bayrampaşa’da keleşler kullanıldı’’ gibi başlıklarla devletin yeni düzenlemeler yapması gerektiği yönündeki algıyı pekiştirmeye çalışmıştır. Bu olaydan hemen sonra, örgütlerin hapishanelerde eğitim yaptığı iddia edilerek 26 Eylül 1999’da Ulucanlar Cezaevi’ne, siyasi mahkûmların tünel açtıkları iddiası gerekçe gösterilerek operasyon yapılmıştır. Ateşli silahların kullanıldığı ilk cezaevi operasyonu olan Ulucanlar Hapishane katliamında 10 devrimci tutsak katledilmiştir. Medya bu katliamdan sonra da yalanlarını sürdürerek ‘’Ulucanlar Beka gibi’’ başlıklarıyla haber yapmıştır.(1)

Devletin, denetim ve hâkimiyet bahaneleri ve medyanın hapishanelere yönelik değişime gidilmesine dikkat çekmesinin gerçek nedenleri ise apaçık ortadadır. Hedeflenen iddia edilenin aksine denetim ya da hâkimiyetten ziyade, tutsakların yalnızlaştırılması, bir arada faaliyet göstermelerinin engellemesi, sosyal bağlarından koparılmasına yönelik politikalardır, yani tecrittir. Cezaevlerini ‘’terörün kaynağı’’ olarak gören devlet, medyayı da kullanarak, koğuş sisteminden hücre sistemine geçişin ‘’terör olaylarını’’ azaltacağını ve yavaş yavaş bitireceğini gündemde tutarak, cezaevlerindeki değişime ve yaptığı tutsak katliamlarına da meşruluk kazandırmaya başlamıştı. Git gide kamuoyunda kanıksanmaya başlanan bu düşünce devletin F Tipi cezaevi uygulamasını devreye sokmasını kolaylaştırmıştır.

F Tipi Hapishaneler
F Tipi cezaevleri ‘’yüksek güvenlikli’’ cezaevleri olarak tasarlanıp, devletin ‘’tehlikeli suçlu’’ olarak gördüğü tutsakların kapatıldığı hücrelerdir. Yasal dayanağını Terörle Mücadele Yasası’ndan alan F Tipi cezaevleri, tek kişilik veya üç kişilik hücre sistemine göre inşa edilmiş tecrit alanlarıdır. F Tipi cezaevleri bilinçli bir şekilde şehrin dışına, ıssız yerlere inşa edilerek ulaşılması zor yerler halinde tasarlanmıştır. Böylelikle tutsakların avukat ve ziyaretçi görüşleri güçleştirilmeye ve giderek yok edilmeye çalışılmıştır. F Tipi tecrit hücreleri, siyasi tutsakların siyasi kimliklerini yok etmek, psikolojik sorunlara yol açacak mekânlara kapatma, kişiliksiz hale getirme ve her şeye boyun eğen bir kişilik yaratmayı amaçlayarak açıktan cezaevi içinde cezaevi koşulları yaratmıştır. Ayrıca mahkûmlar, F Tipi tecrit hücrelerinin kendilerini saldırılara açık hale getirdiğini belirtmektedirler.

‘’Fiili saldırılarda mahkûmların sayısının azlığı nedeniyle engelleme, karşı-güç kullanma olanağı yoktur. Yine mimari olarak barikat vb. yolla saldırılara karşı kendimizi koruma olanağı yoktur. Birlikte, örgütlü hareket etme koşulları, yoldaşlarıyla ilişkiye geçme, birlikte üretme, paylaşma gibi faaliyetler tecritle engellenmektedir. En sıradan ve insan için mutlak gerekli faaliyetlerden biri olan sosyal ilişki, konuşma, tartışma vb faaliyetler tek kişilerde tamamen yok edilirken, 3 kişilerde olabildiğince kısıtlanmıştır. Kaldı ki birlikte kalacağı kişileri seçme şansı da tanınmamıştır. Tecrit politikalarının tek tek mahkûmlara yönelik en önemli yanı, kuşkusuz, fiziki koşulların da uygunluğu nedeniyle yalnızlık duygusunun geliştirilmesidir. Tecrit, genel hukukta bir ceza uygulamasıdır. 1 ve 3 kişilik hücrelerdeki tecritin, infazın tamamında uygulanması, ‘ceza içinde ceza’dır. Bunun siyasi karşılığı, intikam almak, eza-cefa çektirmektir.(2)

Devletin, hapishanelerde yaşanan problemin kaynağını koğuş sistemi olarak göstermesine karşıt bir tutum ve söylem geliştiren siyasi tutsaklar, koğuş sisteminin gerek savunma, gerekse sosyal ve siyasi ilişkiler geliştirilmesine olanak sağladığı için ortadan kaldırılmaya çalışılmasına vurgu yapmışlardır. F Tipi cezaevleri ile amaçlanan uygulamanın, tecrit koşulları yaratılıp, siyasi tutsakları örgütsüzleştirmek, politik kimliklerinden arındırmak, siyasi fikirlerini ortadan kaldırarak düzene itaat ve hizmet eden bedenler yaratılmak olduğunu belirten tutsaklar, devletin ‘’oda’’ olarak lanse ettiği alanların birer hücre olduğunu ve tecrit koşullarıyla ceza içinde ceza mantığı güdüldüğünü belirtmişlerdir. ‘’Tecrit; normal, klasik, olağan bir ceza infaz yöntemi değil, özel bir yöntemdir. Tecritin özelliği politik hedefleriyle ilgilidir. Tecritin politik hedefi; sisteme karşı yürütülen mücadeleyi ezmek, yok etmektir. Hedef, tek tek devrimci, mücadeleci kişiliği sindirmek, ezmek, tek tek kişilerin psikolojisini bozmak, fiziken imha etmek ve sonuçta bir bütün olarak devrimci mücadele ve devrimcilerin yok edilmesidir’’.(3) Bu şekilde bakıldığında, devletin iddia ettiğinin aksine, devrimciler F Tipi hapishanelerle yaratılmak istenenin, yıllara uzanan mücadele ile kazanılmış hakların geri alınması olarak görmüş ve F Tipi cezaevlerine geçişe karşı çıkmışlardır.

F Tipi Hapishanelere Karşı Direnişler: Açlık Grevleri
Siyasi tutsaklar, F Tipi cezaevlerinin tecrit ve izolasyon olduğunu, F Tiplerinde can güvenliklerinin bulunmadığını, tecritin kabul edilir bir şey olmadığını belirterek 20 Ekim 2000’de Çankırı ve Ümraniye Cezaevlerinde F Tipi cezaevlerine geçişe karşı açlık grevine başlamışlardır. Açlık grevi direnişine başlayan siyasi tutsaklar, Adalet, Sağlık ve İçişleri Bakanlıkları arasında imzalanan 3’lü protokolün kaldırılması, Terörle Mücadele Yasası’nın gözden geçirilmesi ve cezaevlerinin sivil toplum kuruluşları tarafından oluşturulacak bir heyetle denetlenmesi taleplerinde bulunmuşlardır. 26 Ekim’e gelindiğinde ise açlık grevi direnişi Türkiye genelinde, 18 cezaevinde 816 tutsağın katılımı ile yaygınlaşmıştı. 26 Ekim 2000 tarihinde Türkiye genelinde başlayan açlık grevlerine Bayrampaşa, Bartın, Çankırı, Çanakkale, Aydın, Bursa, Uşak, Malatya, Niğde, Buca, Ankara Merkez Kapalı, Konya Ermenek, Nevşehir, Gebze ve Ceyhan Cezaevlerinde yaklaşık 1000 tutuklu ve hükümlü katılmıştır.(4) F Tipi cezaevlerine geçişin tartışıldığı sıralarda 19 Kasım 2000’de açlık grevleri ölüm oruçlarına çevrildi. 23 Kasım’da cezaevlerinde ölüm orucu direnişine katılanların sayısı 57 iken, süresiz açlık grevine katılanların sayısı 805’e yükselmiştir. Devlet, ölüm orucu ve açlık grevi direnişleri karşısında umursamaz tavırlar takınmaya devam edip, kamuoyunun F Tipi cezaevlerini istediğini ve açlık grevi, ölüm orucu gibi eylemlerin F Tipine geçişi engellemeyeceğini belirtti. Her geçen gün artan açlık grevi ve ölüm orucu direnişine katılanların sayısı devlet tarafından görmezden gelindi. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, eylemlere katılanların kendi iradeleri ile değil örgütlerin baskısı ile katıldıklarını F Tipine geçiş ile tutsakların örgüt baskısından kurtulacağını gerekçelendirerek F Tipi cezaevlerine geçişi yani tecriti savunulur bir uygulama haline getirmeye çalışmıştır. F Tipi cezaevi tecrit ve izolasyon uygulamalarının zaten ölüm olduğunu belirten direnişçiler eylemlerine devam edeceklerini belirtmişlerdi.

Devlet, açlık grevleri ve ölüm oruçları boyunca, F Tipi cezaevlerine geçiş için geri adım atmamış, tutsakların direnişlerinin ise örgüt baskısından kaynaklandığını tekrarlayıp durmuştur. F Tipi cezaevlerini, tecrit koşullarıyla meydana gelecek sorunları ise gündemine dahi almadan suçu yine siyasi tutsaklara atmıştır. Devletin sürece ilişkin bahanesi ise her zaman ‘’ölüm orucunu bıraksınlar, ondan sonra bakarız’’ şeklinde olmuş ve apaçık aldatmaya ve yalan dayalı politikalar izlemiştir. Bu tavrı tatmin edici bulmayan açlık grevi ve ölüm orucu direnişçileri bir ve üç kişilik hücrelerin yıkılmasını istediler. Ancak H.Sami Türk, koğuş sistemi kesinlikle devam edecektir diyerek tecrit koşullarından vazgeçmeyeceğini açıkça belli etmişti. F Tipi cezaevleri kamuoyunda tartışılmaya ve tecrit koşulları hakkında bilgiler yayılmaya başladığında ise, devlet, F Tipi cezaevlerine ve ölüm oruçlarına ilişkin yayın yasağına başvurmuştur. Böylelikle F Tiplerini reddetme ve açlık grevlerine ilişkin kamuoyu oluşturulmasını engellemek amaçlanmıştır.

19 Aralık Cezaevi Katliamı: ‘’Hayata Dönüş’’ Operasyonu
19 Aralık 2000 yılında, sabaha 04.30 sularında İstanbul Bayrampaşa E Tipi Kapalı Cezaevi’nde ‘’hayata dönüş operasyonu’’ adı altında katliamlar başlatılmıştır. Operasyon öncesi F Tipi cezaevlerine karşı, ölüm orucuna katılanların sayısı 284, açlık grevinde bulunanların sayısı ise 1139’dur ve açlık grevi ve ölüm orucu direnişinde bulunanların birçoğu yaşamsal olarak kritik bir süreç olan, direnişin 60. gününde olmalarına rağmen, devlet oyalama politikalarına devam etmiştir. ‘’Hayata Dönüş’’ adı verilen cezaevi katliamı kısa bir süre içerisinde 20 hapishaneyi kapsar duruma gelmişti. 19 Aralık’ta başlayan katliamda 20 hapishanede, toplam 8 komando taburu; 37 bölük olmak üzere 8385 askeri personel ve daha da fazla polis kullanılmıştır. Hayata dönüş ve şefkat operasyonu olarak adlandırılan bu cezaevi katliamlarında 20 bin bomba, kimyasal gaz ve iş makineleri kullanılmıştır. Bütün cezaevlerinde katliam sırasında hapishane çatıları delinmiş, duvarlar iş makineleri ile yıkılmış ve cezaevi duvarlarında oluşan deliklerden içeriye yüzlerce kimyasal gaz bombaları atılmış, alev makineleri ile yangın çıkarılmış ve bu yangından kaçmaya çalışan tutsaklara otomatik silahlarla ateş edilmiştir. Adına ‘’hayata dönüş’’ ve ‘’ şefkat operasyonu’’ denen bu katliamlarda, Adana Ceyhan Cezaevi’nde 1, Bayrampaşa Cezaevi’nde 12, Bursa Cezaevi’nde 2, Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde 4, Çankırı Merkez Kapalı Cezaevi’nde 2, Uşak Cezaevi’nde 2, Ümraniye Cezaevi’nde 7 toplamda 30 tutsak hayatını kaybetmiştir.

‘’Operasyonun’’ sebebini tutsaklarla yapılan görüşmelerin tıkanmasına ve tutsakların uzlaşmaz tavrına bağlamaya çalışan devlet, açlık grevleri başlamadan bir yıl önce zaten bu kanlı F Tipi cezaevine geçişi planlamıştır. Yapılan bu planlamada operasyonlara katılacak jandarma özel timleri, bir yıl boyunca hazırlanıp, operasyon düzenlenecek cezaevlerinin maketleri üzerinde eğitimler almıştır. 30 politik tutsağın öldüğü hayata dönüş katliamın sonrasında devlet, yine yalana başvurmaktan geri durmamış ve katliama gerekçeler üretmeye çalışmıştır. Yapılan resmi açıklamalarda tutsakların büyük bir bölümünün aldıkları talimatlarla kendilerini yaktıkları öne sürülmüştür. Devlet, bu tür açıklamalar ile katliamda kullanılan yöntemlere karşı oluşabilecek tepkilerin önünü keserek suçu tutsaklara atıp, F Tipi cezaevine geçişi ve yaptığı katliamı meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu amaçla her fırsatta örgüt zoruyla açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına girildiği, yine örgüt talimatı ile tutsakların kendilerini yaktığı yalanını tekrarlamaktan geri durmamıştır. Devletin bu manipülasyonlarına karşı katliamdan sağ kurtulan tutsaklar her fırsatta yaşananları anlatmışlardır. Bayrampaşa Cezaevi katliamında, 12 kişinin öldüğü C-1 koğuşunda bulunan 6 kadından beşi yanarak, biri ise duman ve gazdan zehirlenerek ölmüştür.

‘’04.30’da aniden matkap seslerine uyandık tavanı deliyorlardı. Koğuşun kapısında barikat olmadığı için kapıdan girebilirlerdi. Onların neden tavanı tercih ettiğini tavanda kısa sürede 30-35 delik açıp buralardan üzerimize gaz bombaları yağdırdıklarında anladık. Deliklerden sinir gazı ve biber gazı püskürtmeye başladılar. Sinir gazı boğulma etkisi yaratmakta, öleceğinizi zannediyorsunuz, istemsiz hareketler yapıyorsunuz. Kapıya yaklaştık, kapı girişi de yakıldı, tavandan yayılan bir yangındı bu. Yandığımı hissetmedim, elimi başıma götürdüğümde derimin sıvı gibi eridiğini gördüm. Alev yok, bu sıvı ya da gaz, yakıcı bir kimyasal madde olabilir, tavandan üzerimize döküldü ve yüksek ısıyla birleştiğinde kafa derimi, yüzümü, kollarımı ve sırtımı kavuruyordu’’.(5)

19 Aralık katliamından sonra devam eden bir diğer tartışma (devletin manipülasyonu) ise siyasi mahkûmların devam eden ölüm oruçları ve açlık grevleri üzerine olmuştur. Devlet açlık grevi ve ölüm orucunda olduğunu söyleyen tutsakların, sağlık muayenesi sonucunda ölüm orucunda bulunmadıkları iddiasını gündeme taşımıştır. Asıl ölüm orucunda olanların sayısının az olduğunu, direnişe katılan tutsakların ‘’örgütün infaz etmek üzere seçtiği kişiler’’ olduğunu iddia eden devlet, çoğu durumda da ‘’sağlıkları bizden iyi’’ gibi yalan söylemler içine girmiştir. Ancak bu duruma itiraz gecikmemiş, devletin yalan politikaları ortaya çıkarılmıştı. Türk Tabipler Birliği 2. Başkanı Metin Bakkalcı, ‘’tutuklu ve hükümlülerin ölüm orucu tutmadıklarına ilişkin iddiaların asılsın olduğu, hekimlerin ölüm orucu süresince hazırladıkları muayene tutanaklarında, mahkûmların %20’ye ulaşan kilo kaybı, açlıktan kaynaklanan tansiyon, ateş ve yürüme bozukluğu saptandığı’’ açıklamasında bulunmuşlardır. Fakat devlet sorunu F Tipi cezaevinde ve tecritte aramak yerine bütün faturayı direnişteki tutsaklara ve zorla müdahaleyi kabul etmeyen doktorlara kesmeye çalışarak yaptığı katliamları gündemden düşürmeye çalışmıştır. Yani devlet, hapishanelerdeki insan yaşamına uygun olmayan koşulları, baskıcı cezaevi uygulamalarında ve yasalarda değil, cezaevi mimarisinde ve sözde örgüt baskısında görmeye devam etmiştir.

Devlet, 19 Aralık cezaevi katliamından sonra F Tipi cezaevlerine sevkleri başlattı. Bartın Cezaevi’ndeki 24 tutsağın Sincan F Tipi Cezaevi’ne getirilmesi ile F Tipi cezaevlerine geçişler resmen başlamış oldu. Bayrampaşa Cezaevi’ndeki katliam sonrası 140 tutuklu ve hükümlü Edirne F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Bayrampaşa ve Gebze Cezaevlerinden 300 tutuklu ve hükümlü Kocaeli F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. 21 Aralık Çanakkale ve 22 Aralık Ümraniye Cezaevlerindeki operasyonların bitmesi ile hayata dönüş adı verilen katliam operasyonu son buldu. Operasyon sırasında işkenceye maruz kalan tutsaklar hiçbir tedaviye tabi tutulmaksızın inşası henüz tamamlanmamış F Tipi cezaevlerine kapatıldılar. Çoğu tutsak yaklaşık bir gün boyunca soğuk hava şartlarına rağmen çıplak ve ayakkabısız bir şekilde ring araçlarında bekletilip işkenceye ve psikolojik baskılara maruz kalmıştır. F Tipi cezaevlerine geçişlerden sonra da açlık grevleri ve ölüm oruçları devem etti. 19 Aralık 2000 tarihinde Hayata Dönüş Operasyonuyla Türkiye genelinde cezaevlerinde ve dışarıda yapılan ölüm oruçlarında toplamda 122 kişi hayatını kaybetti yüzlerce kişi sakat kaldı.

Dipnotlar:
1. Daha ayrıntılı bir çalışma için bkz: Barış Can, Türkiye’de Siyasi Mahkûmların Kapatılması ve F Tipi Cezaevleri, Öteki Yayınları, 2015.
2. A.g.e, alıntı: Bkz. Ali Osman Köse’nin anlattıkları için, Selami Kurnaz, Tecrit ‘’yaşayanlar anlatıyor’’, Boran Yayınevi, İstanbul, 2005, s. 206-207
3. A.g.e,
4. Barış Can, Türkiye’de Siyasi Mahkûmların Kapatılması ve F Tipi Cezaevleri, Öteki Yayınları, 2015.
5. Age, Bkz. 02.07.2001 Radikal Gazetesi, ‘’Cehennemden Bir Tanık’’ haberi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code