Yaklaşan Devrim – Ted Kaczynski

ECO+TERROR+LOGOÇok övülen teknolojik ilerlememiz, ve genel olarak uygarlığımız, patolojik bir suçlunun elindeki baltaya benzetilebilir.
— Albert Einstein [1]

1.

Büyük bir devrim mayalanıyor; bir dünya devrimi. Modern zamanların en önemli iki devriminin kökenini düşünün: Fransız ve Rus. 18. Yüzyılda Fransa monarşik bir hükümet ve kalıtsal bir aristokrasi ile yönetiliyordu. Bu rejim Ortaçağ’da ortaya çıkmıştı ve feodal kavram ve değerler üzerine kurulmuştu — gücün mızrak ve kılıçla dövüşen ağır süvarilere dayandığı savaşçı bir tarım toplumuna uygun kavramlar ve değerler. Politik güç kralın elinde yoğunlaştıkça rejim yüzyıllarca modifiye edildi. Fakat belli özelliklerini muhafaza etti: Güç ve prestijden geleneksel ve kalıtsal bir sınıfın faydalandığı muhafazakar bir rejimdi.

Bu esnada, sosyal evrim hızlanıyordu ve 18. yüzyılda alışılmadık bir hıza ulaştı. Fransa’daki eski rejimin nasıl başa çıkacağını bilmediği yeni teknikler, yeni ekonomik yapılar, ve yeni fikirler ortaya çıkıyordu. Ticaretin, sanayinin, ve teknolojinin artan önemi esnek ve hızlı değişikliklere kendini adapte edebilen bir rejim talep ediyordu; gücün ve prestijin miras olarak alanlara değil de yetenekleri ve başarılarıyla hak edenlere ait olduğu bir rejim. Aynı zamanda diğer kültürlerle temas sonucu Avrupa’ya ulaşan yeni bilgiler, yeni fikirlerle birlikte eski değerleri ve inançların altını kazıyordu. Sözümona Aydınlanma’nın filozofları yeni özlemlere ve kaygılara kesin bir biçim veriyordu, yani eski değerlerle uyuşmayan yeni bir değerler sistemi geliştiriliyordu. 1789’a gelindiğinde, Fransa kendisini yok olmadan yeni değerlere kendisini veremeyecek modası geçmiş bir rejimin kıskacında buldu; zira kalıtsal bir sınıfın egemenliğini ortadan kaldırmadan bu değerleri pratiğe geçirmek olanaksızdı. İnsan doğasından ötürü, eski rejimi oluşturanlar “ilerleme” olarak adlandırılana yolu açmak için imtiyazlarından vazgeçmeyi reddetti. Böylece eski ile yeni değerler arasındaki gerilim kırılma noktasına kadar yükselmeye devam etti ve bir devrim takip etti.

Rusya’daki devrim öncesi durum Fransa’dakine benzerdi, Rus rejiminin Fransa’dakinden de daha modası geçmiş, çağdışı ve katı olması haricinde; ve Rusya’da, üstüne üstlük, rejimi ve eski değerlerin altını kazmak için ısrarla çalışan bir devrimci hareket vardı. Fransa’da olduğu gibi, Rusya’daki eski rejim de ortadan kalkmadan yeni değerlere kendini veremezdi. Rejimi oluşturan çarlar ve diğerleri doğal olarak imtiyazlarından vazgeçmeyi reddettiği için iki değer sistemleri arasındaki anlaşmazlık bağdaştırılamazdı, ve ortaya çıkan gerilim bir devrim patlayana dek arttı.

Bugün dünya Fransa ve Rusya’nın devrim öncesi durumlarına benzer bir duruma yaklaşıyor.

Sözümona “ilerlemeye” bağlı değerler – yani, ölçüsüz ekonomik ve teknolojik büyüme – eski rejimleri değerlerine meydan okuyarak Fransız ve Rus devrimlerine yol açan gerilimi oluşturanlardı. “İlerlemeyle” bağlı değerler şimdi baskın hale gelen bir başka rejimin değerleri oldular: bugün dünyayı yöneten teknoendüstriyel sistem. Ve ortaya çıkan diğer yeni değerler teknoendüstriyel sistemin değerlerine meyden okumaya başlıyor. Yeni değerler teknoendüstriyel değerlerle tamamıyla uyuşmazlar, bu yüzden iki değer sistemleri arasındaki gerilim uzlaşmayla rahatlatılamaz. Teknolojini partizanlarının gönüllüce yeni değerlere teslim olmayacağı kesin. Bunu yapmak uğruna yaşadıkları her şeyi feda etmeyi içeriyor, teslim olmaktansa ölmeyi tercih ederler. Eğer yeni değerler yeteri kadar yayılır ve güçlenirse, devrimin tek olası sonuç olduğu noktaya kadar gerilim yükselecek. Ve yeni değerlerin yayılacağına ve güçleneceğine inanmak için sebep var.

2.

18. yüzyılın naif iyimserliği teknolojik ilerlemenin, kendilerini geçindirmek için çalışma gereksiniminden kurtulmuş insanların, kendilerini felsefeye, bilime ve müzik, edebiyat ile diğer güzel sanatlara adayacağı bir çeşit ütopyaya götüreceğine inanmıştı. Söylemeye gerek bile yok ki, işler böyle gitmedi.

İşlerin nasıl gittiği konusunda tartışırken, en iyi bildiğim ülkeye, Birleşik Devletler’e değineceğim. Birleşik Devletler teknolojik açıdan dünyadaki en gelişmiş ülke. Diğer endüstrileşmiş ülkeler ilerledikçe, Birleşik Devletler’inkine paralel yörüngeler takip etme eğilimindeler. Sonuç olarak, genel olarak ve bazı çekincelerle konuşacak olursak, Birleşik Devletler bugün neredeyse diğer endüstrileşmiş ülkeler gelecekte orada.[2]

Teknolojik üretim araçlarını kullanarak entelektüel ve sanatsal çalışmalar üstlenmek için kendilerine boş zaman sağlamaktansa, insanlar bugün kendilerini statü, prestij ve güç mücadelelerine ve de yalnızca oyuncak olarak hizmet gören maddi ürünlerin birikimine adıyor. Ortalama modern Amerikalının kendini daldırdığı sanat ve edebiyat türü televizyon, filmler ve popüler romanlar ve dergiler tarafından sağlanıyor; ve bu pek de 18. Yüzyıl iyimserlerinin akıllarında olan değil. Gerçekte, Amerikan popüler kültürü saf hazcılığa indirgenmiş durumda, ve de özellikle aşağılık bir hazcılığa. “Ciddi” sanat var, fakat nevroza, kötümserliğe ve yenilgiciliğe kayıyor.

Beklenildiği gibi, hazcılık mutluluk getirmedi. Hazcılık kültürünün ruhani boşluğu birçok insanı son derece hoşnutsuz bıraktı. Depresyon, sinirsel tansiyon, ve anksiyete bozuklukları yaygın,[3] ve bu nedenle birçok Amerikalı bu semptomları hafifletmek için uyuşturuculara (yasal veya yasadışı) başvuruyor ya da akıl sağlığı başka bir şekilde değiştiriyor. Amerikan toplumsal hastalıklarının diğer belirtileri, örneğin, çocuk tacizi ve sık görülen normal bir şekilde uyuma ve yeme yetersizlikleri. Ve, modern yaşama en iyi adapte olmuş Amerikalılar arasında bile, kendi toplumlarının kurumlarına yönelik kinik bir tavır mevcut.

Modern insandaki bu kronik memnuniyetsizlik ve hastalıklı psikolojik durum insan varoluşunun normal ve kaçınılmaz bölümleri değil. İlkel insanların hayatlarını idealize etmeye veya modern bir bakış açısından hoş olmayan, yüksek orandaki çocuk ölümleri veya bazı kültürlerdeki şiddetli ve savaşçı ruh gibi gerçekleri gizlemeye gerek yok. Buna rağmen ilkel insanın yaşam biçiminden modern insana kıyasla daha memnun olduğu ve modern insandan psikolojik sorunlardan daha az muzdarip olduğuna inanmak için sebep var. Örneğin, avcı-toplayıcı kültürlerde, endüstriyel toplumun davetsiz girişiyle bozulmadan önce, çocuk tacizi neredeyse yoktu.[4] Ve bu kültürlerin çoğunda anksiyetenin ve sinirsel tansiyonun çok az olduğu yönünde kanıt var. [5]

Fakat mesele yalnızca modern toplumun insana yaptığı zarar değil. Doğaya yapılan zarar da hesaba katılmak zorunda. Bugün bile, modern insan yalnızca ara sıra onunla temas kursa bile, Doğa, anamız, onu cezbediyor ve büyülüyor ve de ona en harika ve en etkileyici güzelliğin bir resmini sunuyor. Vahşi doğanın yıkımı birçok insanı kaygılandıran, rahatsız eden ve hatta dehşete düşüren bir günah. Fakat doğanın tahribatına burada fazla dalmamıza gerek yok, zira sebepler gayet iyi biliniyor: gitgide daha fazla toprak çayır yerine kaldırımla kaplanıyor, türlerin anormal derece hızlanmış tükenme oranları, suyun ve atmosferin kirlenmesi, ve ikincisinin sonucu olarak Dünya’nın ikliminin bile değişmesi, nihai sonuçlarını öngörmek mümkün değil ve feci olabilir.[6]

Bu da bize teknolojinin sınırsız gelişiminin insan ırkının hayatta kalmasını bile tehdit ettiğini hatırlatıyor. İnsan toplumu, dünya çapındaki çevresiyle birlikte, son derece karmaşık bir sistem oluşturuyor, ve böylesine karmaşık bir sistemde yapılan bir değişikliğin sonuçları genelde tahmin edilemez.[7] Ve modern teknoloji insan toplumunda ve onun fiziksel ve biyolojik çevresinde en derin değişiklikleri getirme aşamasında. Bu tarz değişikliklerin sonuçlarının tahmin edilemezliği yalnızca teorik olarak değil, tecrübeyle de gösterilmiş durumda. Örneğin, hiç kimse, modern değişikliklerin, hala daha kesin olarak saptanmamış mekanizmalarla, alerji salgınlarına yol açacağını ön göremedi.[8]

Karmaşık ve az-çok dengeli bir sistem bazı önemli değişimlerle rahatsız edildiğinde, sonuçlar genelde istikrarsızlaştırıcı ve bu nedenle de zararlıdır. Örneğin, canlı organizmaların genetik mutasyonlarının (eğer önemsiz değillerse) neredeyse her zaman zararlı olduğu bilinir; yalnızca nadiren organizmaya faydalıdırlar. Böylece, teknoloji git gide artan büyüklükte biyosfer(dünyada yaşayan canlıların bütünü) dediğimiz “organizmayı” mutasyona uğrattıkça, bu “mutasyonlarla” yapılan zarar da giderek artıyor. Aptal olmayan hiç kimse, teknolojik ilerlemeyle İnsan-artı-dünya sistemine yapılan her zamankinden daha büyük değişimlerin en yüksek derecede tehlikeli, çılgın ve düşüncesizce olduğun reddedemez.

Yine de, önümüzdeki on yıllarda bütün teknoendüstriyel sistemi yıkacak dünya çağında bir fiziksel ve biyolojik felaket öngörenlerden biri değilim. Böyle bir felaket riski gerçek ve ciddi, fakat şu anda gerçekten olup olmayacağını bilemiyoruz. Ancak, bu tarz bir felaket başımıza gelmese de, pratik olarak kesin ki bir başka felaket olacak: insanlığımızı kaybedişimiz.

Teknolojik ilerleme yalnızca insanın çevresini, kültürünü ve yaşam biçimini değiştirmiyor; bizzat insanı değiştiriyor. Zira insan büyük oranda yaşadığı koşulların ürünüdür. Gelecekte, teknolojik sistemin gelişimine devam edeceğini varsayarsak, insanın yaşadığı koşullar daha önce yaşadıklarından oldukça farklı olacağından insanı değiştirmek zorunda kalacaklar.

Özgürlük arzusu, doğaya bağlılık, cesaret, onur, dürüstlük, ahlak, dostluk, aşk ve tüm diğer toplumsal içgüdüler… hatta bizzat özgür irade: insan ırkının doğuşundan bu yana en yüksek derecede değer gören bütün bu insan nitelikleri, süreç içinde geliştiler zira insanların yaşadıkları ilkel şartlarda uygun ve faydalılardı. Fakat bugün, sözümona “ilerleme” insan yaşamının koşullarını öyle bir noktaya kadar değiştiriyor ki bu daha önceden avantajlı olan nitelikler eski ve işe yaramaz hale geliyorlar. Sonuç olarak, yok olacaklar veya tamamen farklı ve bize yabancı bir şeye dönüştürülecekler. Bu fenomen şimdiden gözlemlenebiliyor: Amerikan orta sınıfı arasında, onur kavramı hemen hemen tarihe karışmış durumda, cesaret biraz değer görüyor, dostluk neredeyse her zaman derinlikten mahrum, dürüstlük çürüyor,[9] ve bazı insanların görüşüne göre özgürlük yasalara itaatle tanımlanıyor. Ve şunu akılda tutun ki bu daha başlangıcın başlangıcı.

İnsanın artan bir hızla değişmeye devam edeceği varsayılabilir, zira çevresi aniden dönüştüğünde bir organizmanın evrimi çok hızlıdır. Bundan da öte, insan kendini ve diğer organizmaları biyoteknoloji aracılığıyla dönüştürüyor. Bugün, sözümona “tasarımcı bebekler” Birleşik Devletler’de moda. Belli karakteristiklere, örneğin, zeka, atletik yetenek, sarı saç veya uzun boy sahip bir bebek isteyen bir kadın arzulanan karakteristiklere sahip bir başka kadınla bir antlaşmaya varıyor. İkincisi bir yumurta bağışlıyor (genellikle belli bir miktar para karşılığında — bunun işini yapan kadınlar var), birinci kadının rahmine yerleştiriliyor ki dokuz ay sonra arzulanan özelliklere sahip bir çocuk – öyle umuluyor – dünyaya getirsin.[10] Şüpheye yer yok ki, biyoteknoloji ilerledikçe, bebekler yumurtaların ve sperm hücrelerinin genetik modifikasyonuyla çok daha etkili bir şekilde tasarlanacak, [11] böylece insanlar Doğanın özgür yaratıları yerine planlı ve imal edilmiş ürünlere benzeyecek. Bunun bir insanın nasıl olması gerektiğine dair algımıza son derece kötü olduğu gerçeğini bir kenara bırakırsak, toplumsal ve biyolojik sonuçları derin ve öngörülemez olacak, bu nedenle de büyük olasılıkla feci.

Fakat belki de bu uzun vadede önemli olmayacak, zira insanların bir gün modası geçmiş olması muhtemel. Birkaç on yıl içinde bilgisayar uzmanlarının insanlardan daha zeki makineler üretmekte başarılı olacağına inanan seçkin bilim insanları var. Eğer bu gerçekten olursa, insanlar gereksiz ve modası geçmiş olacaklar, ve muhtemelen sistem onlardan kurtulacak. [12]

Bunun gerçekleşeceği kesin olmasa da, şurası kesin ki ölçüsüz ekonomik büyüme ve teknolojinin çılgın, paldır küldür ilerleyişi her şeyi altüst ediyor, ve son durumun faciadan başka bir şey olacağını tasavvur etmek çok zor.

3.

İngiltere, Almanya ve hepsinden öte Birleşik Devletler gibi en fazla sanayileşmiş ülkelerde, teknolojik sistemin bizi felakete götürdüğü anlayışı giderek artıyor.

1950lerde çocukken, hemen hemen herkes memnuniyetle hatta coşkuyla ilerlemeyi, ekonomik büyümeyi ve hepsinden öte teknoloji karşıladı, ve tamamıyla faydalı olduklarına şartsızca inandılar. Tanıdığım bir Alman aynı tutumun o zamanlarda Almanya’da da yaygın olduğunu söyledi, ve sanayileşmiş dünyada aynısının olduğunu varsayabiliriz.

Fakat zamanın geçişiyle bu tutum değişiyor. Söylemeye gerek yok ki birçok insanın teknolojiye karşı bir tutumu bile yok çünkü üzerine düşünme zahmetine girişmiyorlar; düşünmeden kabul ediyorlar. Fakat Birleşik Devletler’de ve düşünceli insanlar arasında – yaşadıkları toplumun sorunları üzerine düşünme zahmetine girenler – teknolojiye yönelik tutumlar derinden değişti ve değişmeye de devam ediyor. Teknolojiye dair hevesli olanlar genelde ondan bir şekilde kâr bekleyenler, örneğin bilim insanları, mühendisler, ordu mensupları, ve şirket yöneticileri. Diğer birçok insanın tutumu kayıtsız ya da kinik: sözümona ilerlemenin getirdiği tehlikeleri ve toplumsal çürümeyi biliyorlar, fakat ilerlemenin kaçınılmaz ve ona direnme girişiminin beyhude olduğunu düşünüyorlar.

Yine de, o kadar da kötümser ve pasif olmayan giderek artan sayıda insan, özellikle de gençler var. Dünyalarının yıkımını kabul etmeyi reddediyorlar, ve mevcut teknoendüstriyel sistemin boyunduruğundan kurtaracak yeni değerler arayışındalar.[13] Bu hareket hala biçimsiz ve şekil almaya henüz başladı; yeni değerler hala müphem ve yetersizce tanımlanmış. Fakat teknoloji çılgın ve yıkıcı yoluna devam ettikçe ve sebep olduğu zarar daha da açık ve rahatsız edici oldukça, beklenilebilir ki hareket daha da büyüyecek ve sağlamlık kazanacak ve değerlerini pekiştirecek, onları daha net kılacak. Bu değerler, mevcut görünüşlerden ve mantıken olmaları gerekenlerden yola çıkarak, muhtemelen şunlara benzer bir hal alacaktır:

  • i. Bütün modern teknolojinin reddi. Bu mantıken gerekli, çünkü modern teknoloji bütün parçaların birbirine bağlı olduğu bir bütündür; iyi görünen parçalardan vazgeçmeden kötü parçalardan kurtulamazsınız. Karmaşık bir canlı organizma gibi, teknolojik sistem ya hayatta kalır ya da ölür; herhangi bir süre için yarı hayatta ve yarı ölü kalamaz.
  • ii. Bizzat uygarlığın reddi. Bu da mantıklı, çünkü şuan ki teknolojik uygarlık yalnızca süregiden uygarlık sürecinin en son aşaması, ve önceki uygarlıklar bugün çok tehlikeli hale gelmiş kötülük tohumlarını halihazırda içlerinde barındırdılar.
  • iii. Materyalizmin[14] reddi, ve mülkiyet veya statü edinmeyi olumsuzlarken tutumluluğa ve kendine yeterliliğe değer veren bir yaşam anlayışıyla değişimi. Materyalizmin reddi teknolojik uygarlığın reddinin gerekli bir parçası, çünkü yalnızca teknolojik uygarlık modern insanın bağımlı olduğu malları sağlayabilir.
  • iv. Doğaya karşı sevgi ve hürmet, veya hatta doğaya tapınma. Doğa onu ölümle tehdit eden teknolojik uygarlığın karşıtıdır. Bu nedenle teknolojinin olumsuz değerine karşın doğayı olumlu bir değer olarak koymak mantıklı. Dahası, doğaya yönelik hürmet veya tapınma modern toplumun ruhsal boşluğunu doldurabilir.
  • v. Özgürlüğün yüceltilmesi. Modern uygarlığın bizi mahrum bıraktığı her şey arasından, özgürlük ve doğayla yakınlık en kıymetlileri. Aslında, insan ırkı uygarlığın hizmetine koşulduğundan bu yana, özgürlük çağlar boyunca isyancıların ve devrimcilerin en sık ve en ısrarcı talebiydi.
  • vi. Mevcut durumdan sorumlu olanların cezalandırılması. Bilinçlice ve kasten teknolojik ilerlemeyi ve ekonomik büyümeyi destekleyen bilim insanları, mühendisler, şirket yöneticileri, politikacılar ve diğerleri en kötü suçlulardır. Bugünün teknofililerinin yaptıklarına yakın hiçbir şeyi hayal edememiş Stalin ve Hitler’den bile kötüler. Bu nedenle adalet ve cezalandırma talep edilecek.

Teknoendüstriyel sisteme muhalif hareket yukarıdakilere az çok benzer değerler geliştirmelidir; aslında bu tarz değerlerin ortaya çıktığına dair kanıtlar var. Açık ki bu değerler teknolojik uygarlığın hayatta kalışıyla tamamen uyumsuz, tıpkı Fransız ve Rus Devrimlerinden önce ortaya çıkan değerlerin bu ülkelerin eski rejimlerinin hayatta kalmasıyla uyumsuz olduğu gibi. Teknoendüstriyel sistem tarafından yapılan zarar kötüleştikçe, ona karşı çıkan değerlerin yayılacağı ve güçleneceği beklenebilir. Teknolojik değerlerle yeni değerler arasındaki tansiyon yeteri kadar yükselirse ve uygun bir fırsat kendini sunarsa, Franca ve Rusya’da olan tekrar olacak: bir devrim açığa çıkacak.

4.

Fakat bir devrim kehanetinde bulunmuyorum; olup olmayacağını göreceğiz. Devrimin karşısında engel olabilecek birtakım etkenler var, bunlar arasında:

  • a. Devrim ihtimaline inanç eksikliği. Birçok insan var olan sistemin zarar göremeyeceğine ve kararlaştırılmış yolundan hiçbir şeyin onu alıkoyamayacağına inanıyor. Devrimin gerçek bir olasılık olduğu asla akıllarına gelmiyor. Tarih insanların herhangi bir adaletsizliğe, ne kadar rezil olursa olsun, eğer etraflarındaki insanlar boyun eğiyor ve herkes bir çıkış yolunun olmadığına inanıyorsa boyun eğdiğini gösteriyor. Diğer yandan, bir çıkış yolu umudu ortaya çıkarsa, birçok durumda bir devrim takip ediyor.

Bu nedenle, paradoksal bir biçimde, teknoendüstriyel sisteme karşı bir devrimin önündeki en büyük engel böyle bir devrimin olamayacağına yönelik inançtır. Eğer yeterli sayıda insan bir devrimin mümkün olduğuna inanacak olursa, gerçekte de mümkün olacaktır.

  • b. Propaganda. Teknolojik toplum modern iletişim medyasıyla mümkün kılınan önceki toplumlardakilerden daha güçlü ve etkili bir propaganda sistemine sahip. [15] Bu propaganda sistemi teknoendüstriyel değerlerin altını kazma görevini zorlaştırıyor.
  • c. Sahte devrimciler. Şu an var olan sistemi devirmeye gerçekten adanmadığı halde isyancı olmakla övünen çok fazla insan var. Kendi psikolojik ihtiyaçlarını tatmin etmek için isyan ve devrim oyunu oynuyorlar. Bu sahte devrimciler etkili bir devrimci hareketin doğuşunda engel halini alabilirler.
  • d. Korkaklık. Modern toplum bize pasif ve itaatkar olmayı ve fiziksel şiddet karşısında dehşete düşmeyi öğretti. Dahası, modern yaşam şartları tembelliğe, yumuşaklığa ve korkaklığa neden oluyor. Devrimci olmak isteyenlerin bu zayıflıkların üstesinden gelmesi gerekecek.

[1] Gordon A. Craig tarafından alıntılandı, The New York Review of Books, 4 Kasım 1999, sayfa 14.

[2] Mektuplaştığım “Último Reducto” katılmıyor. Birleşik Devletlerin, “sert kapitalizmiyle” bir anlamda geri kaldığını söylüyor: Geleceğin yolu Batı Avrupanınki, ortalama vatandaşı daha ileri sosyal-refah programlarıyla hayatını çok yumuşak ve kolay yaparak baştan çıkaran ve zayıflatan. Bu makul bir fikir, ve Último Reducto haklı olabilir. Fakat yanılıyor olması da mümkün. Teknoloji sistemi insan emeği ihtiyacından kurtardıkça, artan sayıda insan gereksiz olacak ve faydasız bir yükten daha fazlası olmayacaklar. Sistem gereksiz insanlarla ilgilenmek adına kaynaklarını harcamak için hiçbir sebebe sahip olmayacak ve bu yüzden onlara acımasızca davranmayı daha verimli bulabilir. Bu nedenle, belki de, Batı Avrupanın daha yumuşak kapitalizmi değil de Birleşik Devletlerin “sert” kapitalizmi geleceği işaret ediyordur. Yalnızca zaman gösterecek.

[3] Modern insanın hastalıklı psikolojik durumu için, bakınız: “The Science of Anxiety,” Time, 10 Haziran 2002, sayfalar 46-54 (anksiyete yayılıyor ve 19 milyon Amerikalıyı etkiliyor, sayfa 48; uyuşturucular anksiyetenin tedavisinde oldukça fayda sağladı, sayfa 54); “The Perils of Pills,” U.S. News & World Report, 6 Mart 2000, sayfalar 45-50 (neredeyse 9 yaşındaki veya daha büyük çocukların yüzde 21’i ruhsal bir rahatsızlıktan muzdarip, sayfa 45); “On the Edge on Campus,” U.S. News & World Report, 18 Şubat 2002, sayfalar 56-57 (üniversite öğrencilerinin ruhsal sağlığı giderek kötüleşiyor); Funk & Wagnalls New Encyclopedia, 1996, Cilt 24, sayfa 423 (Birleşik Devletler’de 1950 ile 1990 arasında 15 ve 24 yaş arasındaki bireylerin intihar oranları üçe katlandı; bazı psikologlar artan izolasyon ve köklerinden koparılmışlık ve yaşamın anlamsız olduğu hissiyatı artan intihar olanlarına katkıda bulundu); “Americanization a Healt Risk, Study Says,” Los Angeles Times, 15 Eylül, 1998, sayfalar A1, A19 (yeni bir araştırma gösteriyor ki Birleşik Devlerlerdeki Meksikalı göçmenler Birleşik Devletlerde doğan Meksika uyruklulara oranla yarı yarıya daha az psikiyatrik rahatsızlıklardan muzdarip, sayfa A1).

[4] Örneğin: Gontran de Poncins, Kabloona, Time-Life Books, Alexandria, Virginia, 1980, sayfalar 32-33, 36, 157 (“Hiçbir Eskimo bir çocuğu cezalandırmadı,” sayfa 157); Allan R. Holmbrg, Nomads of the Long Bow: The Siriono of Eastern Bolivia, The Natural History Press, New York, 1969, sayfalar 204-5 (ele avuca sığmayan bir çocuk asla dövülmez; genellikle çocuklara sabırlı ve cefakâr ebeveynlerine karşı saldırgan dürtülerin fiziksel ifadesi için serbestlik tanınırdı); John E. Pfeiffer, The Emergence of Man, Harper & Row, New York, 1969, sayfa 317 (Avustralyalı yerliler bebek öldürmeye başvurdular, fakat:” yetiştirilen çocuklardan hiçbir şey esirgenmez. Ne zaman yiyecek isterlerse…. alırlar. Yerli anneler nadiren şaplak atar ya da diğer bir şekilde çocuklarını cezalandırır, en can sıkıcı koşullarda bile.”)

Öte yandan, Afrikalı Mbuti çocuklarına sert tokatlar vermekte tereddüt etmezdi. Colin Turnbull, The Forest People, Simon And Schuster, 1962, sayfalar 65, 129, 157. Fakat bu avcı-toplayıcı kültürlerde bugünün standartlarına göre çocuk tacizi sayılabilecek bulduğum tek örnek. Ve Mbuti kültürü bağlamında taciz olduğunu düşünmüyorum, zira Mbuti birbirine vurma konusunda pek tereddüt etmezdi ve genelde de birbirlerine vururlardı, yani onlar arasında bir vuruş bizdeki psikolojik öneme sahip değildi: bir vuruş aşağılamazdı. Ya da Mbuti hakkında okuduklarım temelinde öyle görünüyor.

[5] Örneğin, Gontran de Poncins, op. cit., sayfalar 212, 273, 292 (“zihinleri dingindi, ve endişesizce uyudular,” sayfa 273; “Tabi ki de endişelenmezdi. O bir Eskimoydu,” sayfa 292). Yine de anksiyetenin ciddi bir sorun olduğu avcı toplayıcı kültürler de vardı; örneğin, Japonya’nın Ainu. Carleton S. Coon, The Hunting Peoples, Little, Brown and Company, Boston, 1971, sayfalar 372-73.

[6] Bakınız, örneğin, Elizabeth Kolbert, “Ice Memory,” The New Yorker, 7 Ocak 2002, sayfalar 30-37.

[7] Roberto Vacca, The Coming Dark Age, J.S. Whale, tarafından çevrildi, Doubleday, 1973, sayfa 13 (“ Massachusetts Institute of Technology’li Jay W. Forrester gösterdi ki karmaşık sistemler alanında, neden-sonuç ilişkilerini analiz etmek çok zor: nadiren verilen bir parametre yalnızca başka bir etkene bağlı oluyor. Bütün etkenler ve parametreler çoğul geri bildirim döngüleriyle ilişkilendirilmiş vaziyette, belirgin olmaktan çok uzak bir yapı halinde….”)

[8] “Allergy Epidemic,” U.S. News & World Report, 8 Mayıs 2000, sayfalar 47-53 “Allergies: A Modern Epidemic,” National Geographic, Mayıs 2006, sayfalar 116-135.

[9] Birleşik Devletlerdeki bozulan dürüstlüğe yönelik Mary McNamara’nın yazdığı ilginç makaleyi inceleyin, Los Angeles Times, Ağustos 27,1998, sayfalar E1, E4.

[10] Rebecca Mead, “Eggs for Sale,” The New Yorker, 9 Ağustos, 1999, sayfalar 56-65.

[11] “Redesigning Dad,” U.S. News & World Report, 5 Kasım 2001, sayfalar 62–63 (sperm hücreleri kusurlu genleri tedavi etmek için en iyi yer olabilir; teknoloji neredeyse hazır).

[12] Bakınız Bill Joy, “Why the Future Doesn’t Need Us,” Wired, Nisan 2000, sayfalar 238–262. Zeki makinelerin geliştirilmesi gibi mucizevi ilerlemelere yönelik tahminlere çok da güvenmemek gerekir. Örneğin, 1970’de bilim insanları 15 yıl içinde insanlardan daha zeki makinelerin olacağını öngörmüşlerdi. Chicago Daily News, 16 Kasım, 1970. Apaçık ki bu tahmin gerçekleşmedi. Ne var ki, insanlardan daha zeki makineler ihtimalini önemsememek aptalca olur. Esasen, eğer teknolojik sistem gelişmeye devam ederse bu tarz makinelerin var olacağına inanmak için sebep var.

[13] Bakınız Bruce Barcott, “From Tree-hugger to Terrorist,” New York Times Sunday Magazine, Nisan 7, 2002, sayfalar 56–59, 81. Bu makale birkaç yıl içinde teknoendüstriyel sistemi yıkmaya adanmış gerçek ve etkili bir devrimci harekete dönüşebilecek gelişmeyi tanımlıyor. (Yıllar önce yukarıdaki yazdığımdan bu yana, Birleşik Devletlerde etkili bir hareketin ortaya çıkmadığı sonucuna vardım. Yetkin liderlik eksik, ve gerçek devrimciler kendilerini sahte devrimcilerden ayırmakta başarısız oldular. Fakat Bruce Barcott’un makalesi, diğer kaynaklardan gelen bilgilerle birlikte, gerçek bir devrimci hareket için hammaddenin var olduğunu gösteriyor: Yeterli tutku ve adanmışlığa sahip risk almaya ve büyük fedakârlıklar yapmaya hazır insanlar var. Yalnızca birkaç yetkin lidere bu hammaddeyi etkili bir harekete dönüştürmek için ihtiyaç duyulacak.

[14] Último Reducto bu sözdeki bir anlam belirsizliğine işaret etti. Bunu ortadan kaldırmak için açıklamam gerekir ki buradaki “materyalizm” kelimesi felsefi materyalizme değil maddi sahiplikler elde etmeyi yücelten değerlere işaret ediyor.

[15] “Propaganda” adlı ilginç makaleye bakınız; The New Encyclopædia Britannica, Volume 26, 15th edition, 1997, sayfalar 171–79. Bu makale modern propagandanın etkileyici karmaşıklığını gözler önüne seriyor.

Kaynak: Anarchist Library

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code