Ted Kaczynski: En zayıf yerinden vur

f886601d84b861950b399355947b6811_LSisteme karşı mücadele verenlerin genellikle ihmal ettiği çok basit bir prensip söz konusudur. Bu prensip, her türlü çatışmada kazanmak için rakibi en zayıf yerinden vurmanın gerekliliğidir.

“Vurmak” derken fiziksel bir vuruşu veya genel olarak fiziksel bir şiddeti kast etmiyorum. Örneğin sözlü bir tartışmada “zayıf yerinden vurmak” rakibin pozisyonunun en kırılgan olduğu argümanları kullanmak anlamına gelir. Veya bir seçimde rakip partinin oylarını en çok etkileyebilecek seçim bölgelerine oynamak olabilir. Ben yine de anlaşılırlık için fiziksel dövüş analojisini kullanacağım.

Biri size yumruk attığında kendinizi onun yumruğuna vurarak koruyamazsınız zira bu onu incitmez. Kavgayı kazanmak istiyorsanız onun canını acıtacak noktayı hedef almanız gerekir. Yani yumruğun arkasına geçip rakibinizin vücudunun hassas yerlerine vurmanız. Farz edelim bir şirketin buldozeri evinizin yakınındaki ağaçları söküyor ve onu durdurmak istiyorsunuz. Toprağı kazan ve ağaçları yerinden eden bu buldozerin kepçesidir, fakat elinize bir balyoz alıp doğrudan kepçeye girişmek zaman kaybı olacaktır. Belki bütün gün uğraşırsanız onu kullanışsız kılacak kadar zarar vermeyi başarabilirsiniz ama kepçe, buldozerin geri kalanına nispeten ucuzdur ve değiştirilmesi basittir. Kepçe, buldozerin toprağa vuran yumruğundan başka bir şey değildir. Makineyi yenmek için kepçeyi geçip hayati parçalara saldırmanız gerekir. Örneğin motora zarar vermek çok daha az zaman ve çaba gerektirir.

Teknolojiyi hedef almak
Celso Furtado “Yakın dönemdeki tarihi gelişmelerde rol oynayan temel değişken teknolojik gelişim tarafından sağlanmaktadır.” demektedir. Teknoloji herşeyin ötesinde Dünya’nın bugünkü halinin sorumlusudur ve gelecekteki gelişmeleri de kontrol edecektir. Bu yüzden yukarıda anlatılan buldozerin temsil ettiği şey, modern teknolojidir. Birçok devrimci, teknoendüstriyel sistemin yok edilmesi gerektiğinin zaten farkındadır. Ancak sisteme en zayıf yerinden vurma konusuna pek dikkat etmemişlerdir.

McDonald’s veya Starbucks gibi hedeflere saldırmak anlamsızdır. Hayır, McDonald’s veya Starbucks’a ne olduğunu umursadığımdan değil, ancak bu devrimci bir eylem olarak görülemez. Dünyadaki büyün fast-food şirketleri yok olsa dahi teknoendüstriyel sistem çok az bir hasar alacaktır zira sistem fast-food olmadan da ayakta kalabilir. Yani McDonald’s veya Starbucks’a saldırdığınızda, sistemi zayıf noktasından vurmuş olmazsınız.

Genç bir arkadaş bana yazdığı mektupta teknoendüstriyel sistemin elimine edilmesi gerektiğini, çünkü böyle giderse sonumuzun belirsiz olduğunu belirtmişti. Ancak hemen arkasından devrimci eylem diyerek kast ettiği şeyin kürk üretilen yerleri yağmalamak olduğunu yazıyordu. Bu eylem, teknoendüstriyel sistemi yıkmak açısından tamamıyla faydasızdır. Hayvan hakları savunucuları kürk endüstrisini tamamen yok etmeyi başarsa dahi sisteme bir zarar veremezler, zira sistem kürk olmadan da gayet güzel bir şekilde işlemeye devam edebilir.

Vahşi hayvanları kafeslerde hapsetmenin hoşgörülemez olduğu ve buna karşı savaşmanın asil bir amaç olduğu konularında hemfikiriz. Ancak örneğin trafik kazalarını önlemek, evsizlere barınak sağlamak, geri dönüşüm, veya yaşlı insanların karşıdan karşıya geçmelerine yardım etmek de asil amaçlardır. Fakat hiçkimse bu eylemlerin devrimci olduğunu, veya sistemi zayıflatacağını iddia etmemektedir.

Ağaç ve kereste firmaları temel bir mesele değildir
Başka bir örnek vermek gerekirse, hiçkimse teknoendüstriyel sistem yıkılmadığı sürece vahşi doğanın uzun bir süre ayakta kalabileceğini düşünmemektedir. Çoğu ekoloji aktivistleri buna katılmakta ve sistemin yıkılmasını ummaktadır. Ancak pratikte tek yaptıkları ağaç ve kereste endüstrisine saldırmaktır.

Bu saldırılara karşı olmadığımı belirtmeliyim. Hatta bu benim için duygusal önemi olan bir mesele ve eylemcilerin kazandığı zaferlerle gurur bile duyuyorum. Buna ek olarak, bu endüstriye karşı mücadele etmenin, sisteme karşı mücadelenin bir parçası olduğunu da düşünüyorum.

Ancak kereste firmalarına saldırmak kendi başına çok etkili olmayacaktır, zira eylemciler bir şekilde dünyanın her tarafındaki ağaç kesimlerini durdursa dahi bu durum sistemi yıkmaz. Vahşi doğayı kalıcı olarak kurtarmaz da. Er ya da geç siyasi iklim değişecek ve ağaç kesimleri kaldığı yerden devam edecektir. Etmese bile, vahşi doğayı mahvedecek, en olmadı onu ehlileştirecek, evcilleştirecek başka alanlar açılacaktır. Madencilik, asit yağmurları, iklim değişikliği, türlerin yok olması doğayı mahvetmektedir. Rekreasyon, bilimsel çalışmalar, kaynak yönetimi, hayvanların takibi, balık çiftlikleri, genetiği değiştirilmiş ağaçların dikilmesi gibi şeylerse onu ehlileştirmektedir.

Vahşi doğa ancak teknoendüstriyel sistem yıkıldığında kalıcı olarak kurtarılabilir, ve sistemi ağaç kesen firmalara saldırarak yıkamazsınız. Bunu başarsanız bile sistem ayakta kalır çünkü ahşap ürünleri, sistem için ne kadar faydalı olsalar dahi, gerektiği takdirde başka materyallerle değiştirilebilir.

Dolayısıyla ağaç ve kerestecilik endüstrisine saldırdığınızda sistemin en zayıf yerine vurmuş olmazsınız. Bu endüstri bir bütün olarak sistemin sadece yumruklarından biridir, ve tıpkı bir kavgada olduğu gibi, yumruğa vurarak rakibinizi deviremezsiniz. Yumruğun arkasına geçmeniz, en hassas ve hayati noktalara vurmanız gereklidir.

Sistem neden bu kadar güçlü
Teknoendüstriyel sistem gücünü “demokratik” yapısından ve bunun sağladığı esneklikten almaktadır. Totaliter sistemlerin katı yapılarından ötürü bu sistemlerde sosyal gerilim ve direnç sisteme ciddi bir zarar verecek raddeye gelene dek birikir, ve bu kimi zaman devrimlerin yolunu açar. Ancak “demokratik” sistemlerde sosyal gerilim ve direnç tehlikeli noktaya geldiği zaman sistem geri adım atar ve gerilimi güvenli bir noktaya çekecek kadar ödün verir.

İnsanlar ilk olarak altmışlarda çevre kirliliğinin önemli bir sorun olduğunu fark ettiler, zira hava kirliliği gözle görülür ve rahatsızlık verici bir dereceye ulaşmıştı. Yapılan eylemler sonucunda Çevre Koruma Kurumu oluşturuldu ve sorunu hafifletecek bazı önlemler alındı. Elbetteki kirlilik sorununun çözümünden çok, çok uzakta olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Ancak o dönemde yapılanlar sistemin üzerindeki baskıyı yıllar boyunca hafifletmek için yeterli olmuştu.
Dolayısıyla, sisteme saldırmak tıpkı kauçuğa vurmak gibidir. Bir çekiçle demiri parçalayabilirsiniz zira demir katı ve serttir. Ancak kauçuğa bu yolla zarar veremezsiniz çünkü kauçuk esnektir: Eylemler karşısında geçici olarak taviz verip eylemlerin momentumunu kaybetmesini bekler, ardından sistem önceki haline geri döner.

Yani, sistemi zayıf yerinden vurmak için, sistemin geri adım atamayacağı ve sonuna kadar savaşmak zorunda kalacağı meseleleri seçmek gereklidir. Zira ihtiyacımız olan şey sistemle uzlaşmak değil, fakat bir ölüm-kalım mücadelesine girişmektir.

Sisteme kendi değerleriyle saldırmak faydasızdır
Sisteme onun teknolojiye dayalı değerleri yoluyla değil, fakat sistemin değerleriyle uyuşmayan noktalardan saldırmak kesinlikle zorunludur. Sisteme kendi değerleri yoluyla saldırdığınız sürece, ona eylemleri geri çekilmek yoluyla bertaraf etme imkanı sunmaktasınız.

Örneğin ağaç ve kereste şirketlerine, ormanların suyu korumak ve insanların hava alması için gerekli olduğu gibi yerlerden saldırırsanız, sisteme bu saldırıları kendi değerlerinden taviz vermeksizin savuşturma imkanı sağlamış olursunuz: Su kaynaklarının korunması ve insanların gezip eğlenmesi sistemin değerleriyle şelişen şeyler değildir, ve sistem geri atarsa, ağaçların kesimini bu amaçlar doğrultusunda engellerse, bu sadece taktiksel bir geri çekilme olacaktır ve stratejik bir yenilgi anlamına gelmeyecektir.

Sosyal adaletsizlikler (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi, yoksulluk gibi) bazında saldırdığınızda ise ne sistemin değerlerine meydan okumuş olursunuz ne de sistemi geri çekilip ödün vermeye zorlarsınız. Aksine sisteme doğrudan yardım etmiş olursunuz. Sistemin aklı başında savunucularının hepsi ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sistem için zararlı olduğu konusunda hemfikirdir, bu yüzden bu sorunlar zaten sistemin kendisinin de çözmek istediği şeylerdir.

Düşük ücretlerle işçi çalıştıran fabrikalar, maaşlar ve kötü çalışma koşulları ile belli firmalara kar sağlayabilirler, ancak sistemin savunucuları, işçiler daha iyi durumda olduklarında sistemin daha sağlıklı işleyeceğinin bilincidedir. Bu fabrikaları hedef aldığınızda yine sisteme hizmet etmiş olursunuz.

Birçok devrimcinin ırkçılık, cinsiyetçilik, işçi hakları gibi yan meselelere odaklanmasının nedeni, işin kolayına kaçmalarıdır. Sistemin ödün verebileceği ve medya figürlerinin, sendikaların, reformistlerin desteğini alabilecekleri bir sorunla uğraşmayı seçerler. Belki sistem baskı altında kalıp birazcık geri adım attığında aktivistler yaptıklarının somut bir sonucunu görecek, ve bir şey başardıkları yanılsamasına kapılacaktır. Ancak gerçekte teknoendüstriyel sistemi yok etme yolunda hiçbir şey başarmamışlardır.

Küreselleşme meselesi, teknoloji probleminden tamamıyla bağımsız değildir. Küreselleşme olarak isimlendiriler ekonomik ve siyasal gelişmeler ekonomik büyümeyi ve dolayısıyla teknolojik gelişimi tetikler. Yine de küreselleşme ancak marjinal derecede önemi olan bir meseledir ve devrimciler açısından pek iyi bir hedef değildir. Sistem bu konuda da ödün vermeyi göze alabilir. Eylemleri savuşturmak için, küreselleşmeden tamamıyla vazgeçmeden, küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik etkilerini azaltacak önlemler alabilir. Hatta en kötü ihtimalle küreselleşmeyi tamamen gözden bile çıkarabilir. Büyüme ve gelişme, azalan bir hızda bile olsa, yine devam eder. Küreselleşmeye karşı savaştığınızda sistemin temel değerlerinden birine saldırmış olmazsınız. Küreselleşme karşıtlığının temel motivasyonları işçilerin ücretlerini düzeltmek ve çevreyi korumaktır ki ikisi de sistemin değerleriyle uyumludur (sistem kendi devamlılığı için çevre yıkımının çok ileri bir noktaya gitmesini istemez). Dolayısıyla küreselleşmeyle savaşarak sistemi zayıf yerinden vurmuş olmazsınız. Çabalarınızla bir reform gerçekleştirilmesini sağlayabilirsiniz, ama bu teknoendüstriyel sistemi yıkmanıza yardımcı olmaz.

Devrimciler sisteme hayati noktalardan saldırmalıdır

Teknoendüstriyel sistemi yıkmak amacıyla etkili bir eylemde bulunmak için devrimciler sisteme geri adım atamayacağı meselelerde saldırmalıdırlar. Sistemin hayati organlarını hedef almalıdırlar. Bu hayati organlardan bazıları şunlardır:

A. Enerji endüstrisi. Sistem enerjiye ve elektriğe tamamıyla bağımlıdır.

B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, internet gibi hızlı iletişim araçları olmadan sistem hayatta kalamaz.

C. Bilişim endüstrisi. Bilgisayarlar olmadan sistem kısa sürede çökecektir.

D. Propaganda endüstrisi. Bu eğlence endüstrisi, eğitim sistemi, gazetecilik, reklamcılık, halkla ilişkiler, siyaset ve akıl sağlığı kurumlarını kapsamaktadır. İnsanlar yeterince uysal ve konformist olmadığı ve sisteme uyum sağlamadıkları sürece sistem ayakta kalamaz. İnsanlara bu türden uygun düşünce ve davranışların benimsetilmesi, propaganda endüstrisinin görevidir.

E. Biyoteknoloji endüstrisi. Sistem şu an için gelişmiş biyoteknolojiye fiziksel olarak bağımlı değildir. Yine de sistem bu konuda geri adım atmayı göze alamaz çünkü sistem için hayati öneme sahiptir.

Tekrar ediyorum: Sistemin hayati organlarına saldırdığınızda, sistemin kendi değerlerini değil, sistemle uyuşmayan değerleri kullanmak çok önemlidir. Örneğin, enerji endüstrisine çevreyi kirlettiği suçlamasıyla saldırırsanız, sistem enerji üretimi için daha temiz yöntemler kullanmaya başlayarak eylemlerinizi savuşturabilir. En kötü durumda, tamamen rüzgar ve güneş enerjisine bile geçebilir. Bu çevreye verilen zararı azaltmak için büyük bir katkı yapacaktır, ancak teknoendüstriyel sistemi bitirmeyecektir. Veya sistemin temel değerleri açısından bir yenilgi olmayacaktır. Sisteme karşı bir şey başarmak için enerji üretimine prensip olarak, enerji üretiminin insanları sisteme bağımlı hale getirdiği temelinden hareketle karşı çıkmak gereklidir. Bu temel sistemin değerleriyle uyumlu değildir.

Siyaseten en iyi hedef Biyoteknoloji olabilir
Siyasi bir saldırı için en iyi hedef muhtemelen Biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimler genellikle belli bir azınlık tarafında gerçekleştirilse de belli bir kamuoyu desteği faydalı olabilir. Bu tür bir destek ve sempatinin kazanılması, her siyasi hareketin amaçlarından biridir. Siyasi saldırılarınızı örneğin enerji endüstrisine karşı yoğunlaştırırsanız belli bir radikal azınlığın dışında destek bulmanız çok zor olacaktır, zira insanlar yaşam tarzlarındaki değişikliklere, özellikle işlerine çok gelmeyen değişikliklere karşı direnç gösterirler. Bu yüzden çok az insan elektrikten vazgeçmeye istekli olacaktır.

Ancak insanlar şu an için ileri Biyoteknoloji hakkında, elektrik hakkında olduğu kadar bir bağlılık hissetmemektedirler. Biyoteknolojiyi elimine etmek yaşamlarında çok büyük bir değişikliğe neden olmayacaktır. Aksine, insanlara Biyoteknoloji’deki gelişmelerin yaşamlarında önemli değişikliklere neden olacağını ve geleneksel değerleri yok edeceğini göstermek mümkündür. Böylelikle Biyoteknoloji’ye meydan okumak suretiyle, devrimciler insanların değişime karşı olan içgüdüsel dirençlerini kendi lehlerine kullanabilirler.

Ve Biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi göze alamayacağı bir meseledir. Sistem bu uğurda sonuna kadar savaşabilir, ki bizim istediğimiz de budur. Ancak tekrar etmek gerekirse, Biyoteknoloji’ye yine sistemle uyuşmayan değerler üzerinden saldırmak zorunludur. Örneğin Biyoteknoloji’ye doğaya zarar verdiği veya GDO’ların insan sağlığına zararlı olduğu açısından saldırırsanız, sistem söz gelimi genetik araştırmalar üzerindeki denetimini sıkılaştırarak veya genetiği değiştirilmiş ekinleri daha ihtimamlı bir şekilde test ederek bunu savuşturabilir. Bu da insanların endişelerinin yok olmasına ve eylemlerin hız kaybetmesine neden olacaktır.

Biyoteknoloji’ye prensip olarak topyekun saldırılmalıdır
Dolayısıyla, Biyoteknoloji’nin negatif yönlerinden birini hedef almaktansa, bütün modern Biyoeknoloji’ye prensip olarak saldırılmalıdır. Bu amaçla Biyoteknoloji’nin (a) tüm canlılar için aşağılayıcı bir uygulama olduğu, (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği, (c) binlerce yıldır var olan insani değerleri tamamen yok edeceği gibi sistemin değerleriyle uyuşmayan argümanlar kullanılmalıdır.

Böyle bir saldırı karşısında sistem geçit vermeyi savaşmak zorunda kalacaktır. Geri çekilip ödün vermeyi kabul edemez çünkü Biyoteknoloji teknolojik gelişim açısından hayati öneme sahiptir ve geri çekilmek taktiksel bir hamle değil, stratejik bir yenilgi olacaktır. Sistem buna izin verirse onun temellerini kökünden sarsacak diğer saldırılara da kapıyı sonuna kadar açmış olacaktır.

Örneğin insan klonlamanın yasaklanması sistem için bir yenilgi sayılabilir. Her ne kadar bunun için temel olarak dini nedenler kullanılmış da olsa, sonuç olarak bu nedenler sistemin temel değerleriyle uyuşmamaktadır, ve önemli olan da budur.

Ancak bu çok, çok küçük bir zaferdir çünkü Biyoteknoloji’nin sadece çok kısıtlı bir yönünü ilgilendirmektedir ve insanların klonlanması zaten sistem için çok da faydalı değildir. Yine de bu yasaklama,sistemin zayıf noktasının neresi olduğu konusunda bize bir ipucu vermektedir ve Biyoteknoloji’ye yönelik daha geniş çaplı bir saldırı sisteme ağır darbe vurabilir.

Devrimciler Biyoteknoloji’ye yeterince saldıramamaktadır
Çoğu devrimci Biyoteknoloji’ye yalnızca çevre vereceği zarar ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri gibi sistemin değerleriyle uyumlu yönlerden saldırmaktadır. Böylece sistemizayıf yerinden vurmayı başaramamaktadır. Yine bir fiziksel dövüş analojisi kullanmak gerekirse, kendinizi dev bir ahtapota karşı savunmanız gerektiğini farz edin. Onu dokunaçlarının uçlarını keserek durduramazsınız.

Biyoteknoloji’ye karşı mücadele eden aktivistlerin yaptıkları şeyler ahtapotun duyargaçlarının uçlarını kesmeye banzemektedir. Sıradan çiftçileri tek tek dolaşıp genetiği değiştirilmiş tohum kullanmamaya ikna etmeye çalışmaktadırlar. Ancak tek tek ikna edilemeyecek kadar çok çiftçi vardır. Dolayısıyla bu çok verimsiz bir yöntemdir. Söz gelimi Biyoteknoloji konusunda daha anahtar noktalarda yer alan bir insana bile el çektirmek, bil çiftçiyi ikna etmekten çok daha faydalı olacaktır.

En zayıf yerinden vur
Biyoteknoloji’nin siyasi bir hedef olarak en iyi seçim olup olmadığı tartışılabilir. Ancak günümüzde devrimcilerin, bütün vakitlerini sistemin yıkılmasıyla alakası olmayan meseleler üzerinde harcadıkları tartışmasızdır. Kaldı ki doğru meseleleri hedef aldıklarında bile zayıf noktalarar vuramamaktadırlar. Dolayısıyla, dünya liderlerinin buluştuğu zirvelerde toplanıp küreselleşme karşıtı eylemler falan yapmak yerine, devrimciler sistemin gerçekten zarar göreceği noktalara nasıl vurabilecekleri konusunda oturup düşünmelidirler.

Theodore John Kaczynski

Çeviri: Volkan Erdoğan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code