Surplus: Terrorized Into Being Consumers [TR Altyazılı]


Surplus: Terrorized Into Being Consumers, tüketim toplumu anlayışının çevreyi yok ettiğini, teknolojinin insanları özgür kılmak yerine köle durumuna getirdiğini, video ve müzik düzenlemeleriyle ilgi çekici bir hale getirerek, bizlere sunan bir belgesel. Belgeselin odağında John Zerzan bulunmaktadır.

Zerzan anarko-primitivisttir; yani, insanlığın, ilkel dönemlerin ardından sınıflara bölündüğünü ve baskıcı yönetim altında hayatını sürdürdüğünü, gerçek eşitlik ve özgürlük için ilkel dönem anarşist yapılanmasına geri dönülmesi gerektiğinin savunucularındandır.

Zerzan’ın fikirlerini odağa alarak tüketim toplumunu irdeleyen bu belgesel, özellikle çok-uluslu şirketlerin global düzende çok fazla söz sahibi olduğunu ve onların da yegane isteğinin kâr elde etmek olduğunu, dolayısıyla da gerek medya ile gerek politika ile gerekse de günlük ahlaki yapılanma ile insanları tüketime yönlendirdiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, sürdürülebilir kalkınma gibi kavramların da işe yaramaz olduğunu, çünkü dünyadaki yüzde 20’lik kısmın, yüzde 80’lik bir tüketim gerçekleştirdiğini, yani çok açık bir eşitsizlik olduğunu ve bu sebeple de sürdürülebilirliğin anlamsızlaştığıını belirtmektedir.

Bu noktada özel mülkiyet karşıtlığı belgesel boyunca birkaç defa belirgin bir şekilde bizlere iletilmektedir. Proudhon’ın “Mülkiyet, hırsızlıktır.” anlayışı kadar sert olmasa da, özellikle kitlesel başkaldırılarda ve protestolarda özel mülkiyetin önemsenmemesi gerektiğini, hatta yakılıp yıkılmasının olumlu olduğu söylenmektedir. Özellikle Zerzan’ın şu söylemi oldukça ilgi çekicidir:

Neden insanlar sokağa çıkıyorlar ve bir şeyleri protesto etmeye, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar? Bu akılsız şiddet demek değildir. Asıl akılsızlık, orada öylece oturmak, esrar içmek, MTV izlemek, sonra gidip bir iş bulmak ve sonrasında öylesine yaşayıp gitmektir. Bana göre şiddet, işte budur.

Hedeflenmiş özel mülklere zarar vermek ya da hedeflenmiş mülkleri yok etmek gereklidir. Bu ‘alışılagelmiş politika’nın sınırlarından dışarıya kaçabilmenizi sağlar. Bir pankart taşıyarak yaptığınız, ‘olması gerektiği gibi’ bir protestoyla ne elde edebilirsiniz ki? Ben on yıllardır bunlara şahit oluyorum. Hiçbir işe yaramıyor. İnsanlar bunlara ilgi göstermiyor. Neden göstersinler ki? Bu ilgiye layık olacak bir protesto şekli değil. Ama insanlar kavga ettiğinde, bu bir şeydir. İlgi çeker ve çekmelidir de, çünkü bu gerçektir. Bu, sembolik bir “Kendimi iyi hissediyorum. Benim pankartım var.” oyunu değildir. Bu tip bir gösteri umurumda değil.

Eğer sağlamsa, eğer etkisiz değilse tabii ki barışçıl olanını tercih ederim. Kimse tehlikeye düşmesin kimsenin canı acımasın, tutuklanmasın. Kimse polis tarafından kafa üstü sürüklenmesin. Hatta hiçbir pencere kırılmasın. İdeal şekil bu. Maalesef bu şekilde olamıyor.

Bence ortak kullanıma ait mülkler en açık hedeflerdir. Bankalar, pahalı dükkanlar, Starbucks gibi zincir dükkanlar vb. İnsanlar bunun küresel sistemin bir parçası olduğunu anlıyorlar. Bu tecavüzcü, standardize, yıkıcı formun bir parçası olarak tüm farklılıklar, tüm özgürlükler silinip gidiyor.

Liberal kesimdekilerin sahip olduğu, her insanın özgür olabileceği bir serbest piyasa anlayışına karşın, bilindik bir şekilde karşılık veriyor belgesel: Bizler sadece hangi markaları seçeceğimiz konusunda özgürüz! Ve hatta bu özgürlük bile, çok az insan için sağlanmış bir özgürlük. İnsanların çok az bir kısmı istediklerini yapabilecek kadar zenginken, geri kalan tüm insanlar, yoksulluk ile mücadele içindelerdir. İnsanlara şatafatlı görünen tüm o koca alışveriş merkezleri ve günlük hayatımızı saran teknolojik gelişmeler, insanlara takılmış yepyeni tasmalardan başka bir şey değildir.

Metin: Tanrı var mı?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code