David Graeber: ‘Kapitalizmden daha kötüsü de gelebilir’

5708Cizire Kantonu’nda on gün geçiren Antropolog, Aktivist David Graeber, söyleşinin ikinci bölümünde 50 yıl sonraya Rojava üzerinden bakıyor: “Kapitalizmin ardından gelebileceklerin daha iyisi üzerine düşünmekle mesulüz.

London School of Economics’te Profesör, Antropolog, Aktivist, Anarşist. David Graeber, 8 Ekim’de The Guardian gazetesine “Dünya Suriye’deki devrimci Kürtleri neden görmezden geliyor?” başlıklı bir yazı yazmış, IŞİD’e karşı verilen mücadelenin yanında Rojava’nın üç kantonundaki “tarihe geçecek demokratik deneye” dikkat çekmek istemişti. Graeber, aralık ayının başında ABD’den ve Avrupa’dan mevzuyla ilgili akademisyen ve öğrencilerden oluşan sekiz kişilik bir grupla Cizire Kantonu’nda on gün geçirdi, her şeyi yerinde gördü.

Dün başlayan söyleşimizde Graeber, Rojava’da yaşananın gerçekten devrim olduğuna dair tereddütlerin politik ve toplumsal gerekçelerine değiniyordu. “Kürdistan’da da insanların Judith Butler okuyabileceği akıllarına gelmiyor” diyerek bir tür oryantalizmden yakınıyordu. Diğer yandan egemen güçlerin artık asla hakiki devrimler olamayacağı ideolojisine zımni biçimde kendini kaptıran sola değiniyordu. Üç kantonda hayata geçirilmeye çalışılan modele dair eleştirilere cevap verdi ve şöyle bitirdi: “Gerçekten eşitlikçi ve demokratik bir toplumun olabilirliğini kanıtlarlarsa, bu deney halkların insanlığın kapasitesine dair fikrini dönüştürecek.”

Söyleşinin ikinci bölümünde biraz daha reel politikaya baktık, kapitalizmin istikbalinden konuştuk.

Bir tarafta hem kapitalizm hem bağımsızlık konularında ideolojik olarak başka bir yerde duran Irak Kürdistanı var. Rojava’da size umut verdiğini söylediğiniz, bambaşka bir modelden konuşuyoruz. Türkiye’deyse Kürtler hükümetle bir barış süreci yürütmeye çalışıyor. Siz kişisel olarak Kürdistanlıların geleceğini kısa ve uzun vadede nasıl görüyorsunuz?

Kim bilebilir… Şu an da durum devrimci güçler açısından beklenmeyecek derecede iyi görünüyor. Ağustosta Erbil ve başka kentlerin IŞİD saldırısından kurtarılması için PKK’nin yaptığı etkili müdahale sonrasında, Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi Rojava sınırına kazdığı dev hendeklerden bile vazgeçti. Kürdistan Ulusal Kongresinden görüştüğüm bir kişi bunun yirmi yılda becerilemeyecek, çok büyük bir bilinç yükselmesine neden olduğunu söyledi. Gençler özellikle bölgedeki Peşmerge ortadan yok olurken PKK’li kadınların orada bulunmasından çok etkilenmişler. Ama tabii Kürt Bölgesel Yönetimi bölgesinde böylesi bir devrimin yakında gerçekleşebileceğini hayal etmek zor. Buna uluslararası güçler de müsaade etmez zaten.

Peki sizin bir cevabınız var mı: IŞİD Kobane’yi niye bu kadar çok istiyor?

Tabii kaybediyor görünmek istemeyeceklerdir. Taraftar bulma stratejileri esasen durdurulamaz bir canavar oldukları fikrine dayanıyor; daimi zaferleri de Allah’ın takdirini temsil iddialarının da kanıtı olacaktır onlara göre. Hele bir grup feminist tarafından yenilgiye uğramak aşağılanmanın zirvesi olur. Kobane’de savaştıkları müddetçe, medyanın iddialarını çürütebilecekler, hakikaten ilerlediklerini de iddia edebilecekler. Aksini kim ispat edebilir? Çekilmek yenilgiyi kabul etmek olur.

Tayyip Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin Ortadoğu’da, Suriye’de ne yapmak istediğine dair sizin net bir cevabınız var mı?

Sadece tahminde bulunabilirim. Suriye’de tek tek Kürt ve Esad karşıtı bir politikadan tamamen Kürt karşıtı bir stratejiye geçmiş görünüyor. PKK çizgisinde, radikal demokrasiden ilham alan her teşebbüse saldırmak için sözde dindar faşistlerle defalarca ittifak yapmak istedi. Çok açık ki bizatihi IŞİD gibi, Erdoğan da Rojava’da hayata geçirilen yönetim modelini, muhtemelen bu hat üzerinde sağcı İslamcılığa tek gerçek alternatif ihtimali, ideolojik bir tehdit olarak görüyor. Bu yüzden de kökünü kazımak için her şeyi yapacaktır.

Şu anda Türkiye’de demokratik özerlik müzakere masasında çok net olarak durmuyorsa da, Kürt Siyasal Hareketi özellikle toplumsal düzeyde birtakım çalışmalar yürütüyor, ekonomik anlamda olası modeller ve işlerlikleri tartışılıyor. Ekonomi başlığından gidelim. Sınıfsal olarak ve kapitalizmin seviyesi bakımından Rojava ile Türkiye Kürdistanı’nı karşılaştırırsak, antikapitalist ya da tarif ettikleri şekliyle kapitalizmin minimize edildiği bir düzen için mücadelede ikisi arasında nasıl farklar var? Ya da ne olacağını öngörüyorsunuz?

İki ülkede de Kürtlerin mücadelesinin bariz biçimde antikapitalist olduğunu düşünüyorum. Bu başlangıç noktaları. Bir tür formül ortaya çıkarmayı başarmışlar: Devletten kurtulamadan kapitalizmden kurtulamazsın, patriyarkadan kurtulamadan da devletten kurtulamazsın. Yine de sınıfsal anlamda Rojavalıların işleri daha kolaydı çünkü ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalı böyle bir bölgenin gerçek burjuvazisi Baas rejimiyle birlikte düşüşe geçmişti. Kalkınmacı teknokrat sınıfın gücü ele geçirmemesini sağlamak için eğitim meselesine yoğunlaşmazlarsa uzun vadede sorun yaşayabilirler. Fakat bu süreçte toplumsal cinsiyet konularına daha aciliyetle yoğunlaşmaları çok anlaşılır geliyor. Türkiye’yi o kadar iyi bilmiyorum ama birçok meselenin Rojava’dan çok daha karmaşık olduğunu da sezebiliyorum.

Daha ekim ayında heyecanlı bir yazı yazmıştınız, gidip görmek bunu daha da artırmış. Bazen Rojava konusunda fazla iyimser, aşırı heyecanlı olmakla eleştiriliyorsunuz. Öyle misiniz ya da böyle diyenlerin görmedikleri ne?

Mizacen zaten iyimser biriyimdir, hep iyi bir vaadi olan durumları kollayıp çıkarmaya çalışırım. Sonuçta bu modelin başarılı olacağına, tökezlemeyeceğine dair bir garanti olduğunu sanmıyorum. Fakat herkes daha baştan devrimlerin imkansızlığından konuşmaya başlarsa, aktif destek vermekten kaçınırsa, hatta birçoklarının yaptığı gibi tersine tüm enerjilerini saldırmaya, Rojavalıların yalnızlaştırılmasına adarlarsa başarılı da olamayacaktır. Bazılarının göremediği, benim farkında olduğum bir şey varsa o da tarihin sona ermediği hakikati. Kapitalistler son 30-40 yılda insanları var olanın, kapitalizmin de değil, kapitalizmin bugün hasbelkader içinde yaşadığımız olağanüstü bir hale gelmiş, finansallaşmış, yarı feodal biçiminin yegane ekonomik sistem olduğuna ikna etmek için muazzam bir enerji harcadı. Buna aslında işleyen küresel bir kapitalist sistem yaratmak için sarf ettiklerinden daha fazla çaba gösterdiler. Sonuç olarak kimsenin başka bir şey tahayyül etme kabiliyeti kalmadığı noktada da sistem her tarafımızda çökmeye başladı. Bence şu aşikar ki 50 sene içinde, bildiğimiz kapitalizm formları, muhtemelen tüm formları bitmiş gitmiş olacak, yerine başka bir şey gelecek. Bu illa ki daha iyisi olmak zorunda değil. Kapitalizmden daha kötüsü de gelebilir. Bana öyle geliyor ki tam da bu yüzden entelektüeller ya da sadece düşünen canlılar olarak ardından gelebileceklerin daha iyisi üzerine düşünmekle mesulüz. Ve eğer gerçekten daha iyisini yaratmayı deneyen insanlar varsa, onlara yardım etmek de mesuliyetimizdir.

‘BİZ ÖZGÜRÜZ SİZ DEĞİLSİNİZ’

Cizire’de geçirdiğiniz on günü en çok nasıl bir sahneyle hatırlayacaksınız?

Çarpıcı fikirler de, görüntüler de o kadar çok ki… İnsanların görünüşleriyle söyledikleri arasındaki ilgisizlik diyeyim, çok hoşuma gitti. Örneğin birine rastlıyorsunuz, doktor, haşin ifadesiyle, deri ceketiyle biraz ürkütücü Suriyeli militarist bir havası var. Sonra bir konuşmaya başlıyorsunuz, anlatıyor: “Biz halk sağlığına en iyi yaklaşımın koruyucu hekimlik olduğunu düşünüyoruz. Hastalıkların büyük kısmı stresten kaynaklanıyor. Eğer stresi azaltırsak kalp krizi, diyabet, hatta kanser oranı düşecek. O yüzden nihai hedefimiz kentleri yüzde 70 yeşil alanlarla yeniden inşa etmek.” Bunlar çılgınca, çok parlak planlar. Ama tabii sonra başka bir doktorla konuşuyorsunuz, Türkiye’nin uyguladığı ambargo yüzünden en temel ilaçlara ve teçhizata ulaşamadıklarını anlatıyor. Sınır dışına kaçıramadıkları bütün diyaliz hastaları ölmüş. Hedefleriyle boğuştukları koşullar arasında uçurum var.

Bir de şu… Ağrılıklı olarak bizim tercümanlığımızı yapan, ekonomi bakanının yardımcısı, Amina isimli bir kadındı. Bir ara ambargo yüzünden mağdur durumdaki Rojavalılara daha iyi hediyeler getiremediğimiz için özür diledik. Bize dedi ki: “Sonuçta hediye önemli değil. Biz kimsenin size çıkarıp veremeyeceği bir şeye sahibiz. Biz özgürüz. Siz değilsiniz. Keşke özgürlüğümüzden size de vermenin bir yolu olsaydı.”

David Graeber: Rojava’dan on yaş genç döndüm

Üç ay kadar önce dünyanın neden Rojava’daki demokratik modelle ilgilenmediği üzerine bir yazı yazan antropolog, aktivist David Graeber, Cizire kantonunda on gün geçirdi. Graeber’la tanık olduklarını, hayata geçirilmeye çalışılan özyönetim modelini neden “tarihi” bulduğunu konuştuk.

Şu anda London School of Economics’te profesör olan David Graeber, daha ziyade ekonomik ve sosyal boyutlarında yoğunlaşmış bir antropolog. Anarşizmi bir kimlik olarak taşımayı tercih etmediğinden kendisine “anarşist antropolog” denmesinden hazzetmiyor lakin anarşizm fikir ürettiği mühim konulardan. Kendisi aynı zamanda 2000’lerin başından beri “işgal” temalı toplumsal hareketlerin içinde fikren olduğu kadar fiziken yer alan bir aktivist. Occupy Wall Street hereketinin “Biz yüzde 99’uz” sloganıyla hatırlanmasında büyük pay kendisine ait. Tersine Devrimler (Everest Yayınları) ve Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar (Boğaziçi Üni. Yayınları) adlı kitapları Türkçe’ye de çevrilmiş.

Graeber, bu yıl 8 Ekim’de The Guardian gazetesine “Dünya Suriye’deki devrimci Kürtleri neden görmezden geliyor?” başlıklı bir yazı yazdı. Lafa İspanya Cumhuriyeti’ni savunmak için 1937’de Enternasyonel Tugay gönüllüsü olan babasından giriyor, iki tarihi hadisenin farklılıklarını teslim ederek İspanyol devrimcileriyle Rojava’da savaşanlar arasında paralellik kuruyordu. Dünyanın dikkatini çekmeye çalıştığı asıl konuysa Suriyeli Kürtlerin sadece bağımsızlıklarını değil, üç kantonda özyönetimle “tarihe geçecek bir demokratik deneyi” de savunmaya çalıştıklarıydı.

Şöyle bitiriyordu yazısını: “Eğer bugün Franco’nun yalandan dindar, katliamcı Falanjistlerine benzer birleri varsa o IŞİD değil de kimdir? Eğer bugün İspanya’nın özgür kadınlarına benzer birileri varsa Kobanê’de barikatları savunan cesur kadınlar değil de kimdir? Dünya kamuoyu, bu kez en vahimi de uluslararası sol, tarihin tekerrürüne izin vererek bu suça ortak mı olacak?

David Graeber, bu ayın başında ABD’den ve Avrupa’dan konuya yakın akademisyen ve öğrencilerden oluşan sekiz kişilik bir grupla Cizire kantonunda on gün geçirdi. Derik’te, Rimelan’da, Amude’de, Quamişlo’da, Serekaniye’de iki yıldır hayata geçirilmeye çalışılan demokratik özerklik modelini ve pratikleri inceledi, bir sürü soru sordu, insanları dinledi. Bu arada ekiptekilerden biri de Abdullah Öcalan’ın sıkça referans verdiği Murray Bookchin’in uzun dönem aynı mevzularda çalışma ve ayrıca hayat arkadaşı olan, Kürt hareketini de yakından takip eden Janet Beihl’di.
Graeber, Cizire’den büyük bir heyecanla döndü, tanık olduklarını büyük bir heyecanla anlattı.

Ekim ayında The Guardian gazetesine yazdığınız dünyanın neden Suriyeli Kürtlerin “demokratik deneyini” görmezden geldiğini soran yazınız Türkiye’de de belli çevrelerde çok konuşulmuştu. Bu deneyi yakından gözlediğiniz on gün bunun cevabını verdi mi, yoksa yeni sorularla mı döndünüz?

Rojava’da yaşananın gerçekten devrim olduğuna dair içinde kuşku bulunan ya da her şeyin sadece bir vitrin düzenlemesi olduğunu düşünen birinin gidip görmesinin tüm bu fikirleri ilelebet unutturacağını söyleyebilirim. Hâlâ böyle konuşan insanlar var: Bu sadece PKK’nin bir cephesi, PKK de radikal demokrasiyi benimsemiş numarası yapan Stalinist otoriter bir örgüt… Hayır. Tamamen samimiler. Bu da gerçek bir devrim. Fakat bir açıdan gerçek mesele de bu. Büyük güçler kendilerini artık asla hakiki devrimler olamayacağı ideolojisine adamış durumdalar. Aynı esnada solda duran birçokları, hatta radikal sol da üstü kapalı biçimde aynı çıkarıma varan bir politikayı benimsemiş görünüyor; hâlâ yüzeysel devrimci bir patırtı çıkarıyor olsalar dahi böyle. Seçtikleri o bir çeşit bağnaz “anti-emperyalist” fikrî çerçeve, kayda değer oyuncuların hükümetler ile kapitalistler, üzerine konuşmayı hak eden yegane oyunun da bu olduğunu farz ediyor. Mütemadiyen bir savaş sürdürdüğünüz, hayali kötü adamlar yarattığınız, petrolü ve diğer kaynakları ele geçirdiğiniz, hamilik ağlarının inşa edildiği bir oyun bu; şu an buralardaki tek oyun. Rojava’daki insanlar “Biz bu oyunu oynamak istemiyoruz” diyorlar, “Biz yenisini yaratmak istiyoruz.” Çok kişi bunu kafa karıştırıcı ve rahatsız edici bulduğundan tüm bunların gerçekten yaşanmadığına, bu insanların da kandırılmış ya da düzenbaz ya da naif olduğuna inanmayı tercih ediyor.

O yazı çıktıktan sonra geçen zamanda farklı politik hareketlerden Rojava’yla dayanışanlar oldu. Ana akım dünya medyasında heyecanla yazılmış genişçe haberler çıktı. Ve tabii Rojava’nın politik kabulü bir nebze daha arttı. Tüm bunlar o tarihten beri önemli değişikliklerse de “demokratik özerklik” deneyinin hâlâ yeterince konuşulduğunu düşünüyor musunuz? Var olan alakada “Çağımızın belası IŞİD’e karşı savaşan cesur insanlar” fikri ne kadar ağır basıyor sizce?

Batı’da bu kadar çok insanın örneğin silahlı feminist birlikleri görüp de bunun arkasında yatan fikir üzerine asla düşünmeyişini çok manidar buluyorum. Bir şekilde olmuş zannediyorlar. “Galiba bir Kürt geleneği” diyorlar. Bu elbette ki bir miktar oryantalizm içeriyor ya da basit ırkçılık. Kürdistan’da da insanların Judith Butler okuyabileceği akıllarına gelmiyor. En iyi ihtimalle “Demokraside ve kadın haklarında Batı standartlarına gelmeye çalışıyorlar. Acaba bunu gerçekten istiyorlar mı yoksa yabancılar beğeniyor diye mi yapıyorlar?” diyorlar. Tüm bunları “Batı standartları” denilenin ötesinde bir yere taşıma ihtimallerini, Batı’nın sadece sahip olma iddiasındaki kimi değerlerine Kürtlerin samimiyetle inanabileceklerini düşünemiyorlar.

Rojava’da şahit olduğunuz kadarıyla demokratik özerklik pratiğinde sizi en çok etkileyen ne oldu?

Çok fazla etkileyen şey vardı. Bir kere aynı politik güçler tarafından oluşturulmuş ikili bir iktidar sistemini dünyanın başka bir yerinde duyduğumu sanmıyorum. Demokratik özyönetimde aslında meclis, bakan vesaire gibi devletlere mahsus unsurlar ve tuzaklar mevcut fakat tüm bunlar baskıcı bir iktidar alanı yaratmamak için de özenle ayrılmış. Diğer tarafta aşağıdan yukarı doğru demokratik kurumsallaşmayı sağlayan TEV-DEM var. Şu kritik bir nokta ki güvenlik güçleri nihai olarak yukarıdan aşağı doğru örgütlenen yapıya değil, aşağıdan yukarı doğru inşa edilmiş demokratik yapılara hesap veriyor. İlk ziyaret ettiğimiz yerlerden biri Asayiş Akademisi oldu. Şiddetsiz çatışma çözümü ve feminist teori kursları almadan bir kişinin silaha dokunması mümkün değil. Eşbaşkanlar bize tüm halka altışar aylık asayiş eğitimi vermek istediklerini ve son kertede polis gücünü tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediklerini anlattı örneğin.

Başta sizin de andığınız solda Rojava’ya dair “bağnaz anti-emperyalist” çerçeve içinde olması gerekmiyor; Batı’nın, emperyalizmin bugün verdiği desteği Suriyeli Kürtlere bir gün ödeteceği fikrine ne diyorsunuz? Ulus-devlet fikrine yanaşmayan, antikapitalist bu model o taraftan nasıl görünüyor? Şu an hem de bizzat kendilerinin yarattığı düşmana karşı canı gönülden savaşan Kürtlerin, savaş koşullarında bir miktar görmezden gelinebilecek bir deney mi?

ABD’nin ve Avrupa’nın bu devrimi yıkmak izin ellerinden geleni artlarına koymayacağı kesinlikle doğru. Bunu artık konuşmaya bile gerek yok. Orada görüştüğüm herkes de bunun bilincinde. Fakat bunu söylerken ABD ya da diyelim Fransa gibi Avro-Amerikan güçlerle, Türkiye, İran ya da Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler arasında da öyle derin bir ayrım da yapmıyorlar. Hepsini, en iyi ihtimalle onlara katlanmaya ikna edilebilecek ama asla aynı tarafta yer alınamayacak, aynı derecede kapitalist, devletçi ve bu yüzden devrim karşıtı sayıyorlar. Bir de çok daha karmaşık olan, uluslararası toplum dediğimiz, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu gibi kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, insan hakları örgütleri meselesi var. Bunların hepsi aslında devletçi bir yapıyı, kanun yapan ve kanunların uygulanmasında zorlayıcılık tekeli bulunan hükümet anlayışını kabul eden küresel sistemin parçası. Cizire’de sadece bir havaalanı var ve o da Suriye hükümetinin kontrolü altında. İsteseler anında alabileceklerini söylüyorlar. Bunu yapmamalarının bir sebebi, devlet olmayan bir yapı bir havaalanını nasıl işletir? Havaalanlarında yaptığınız her şey, bir devletin yapacağı farz edilen uluslararası düzenlemelerin konusu.

Dünyada halkların belli nedenlerden nefes alamadığı günlerde, Rojava seyahatiniz size ilham verdi mi? Halkların nefesini açacak ilaç ne?

Fevkaladeydi. Bütün hayatım tam da böyle şeyleri uzak bir gelecekte nasıl beceririz diye düşünmekle geçti ve birçok kişi bunu hayal ettiğim için bana deli gözüyle bakıyordu. İşte bu insanlar şu an yapıyorlar. Gerçekten eşitlikçi ve demokratik bir toplumun olabilirliğini kanıtlarlarsa, bu deney halkların insanlığın kapasitesine dair fikrini dönüştürecek. Şahsen ben sadece 10 gün geçirerek Rojava’dan 10 yaş genç döndüm.

KATILIMCI OLANLAR KESİNLİKLE SADECE KÜRTLER DEĞİL

Rojava’daki demokratik özerklik deneyine yönelik eleştirileri size sorayım. “Savaş koşulları olmasaydı böyle bir şey hayata geçemezdi” deniyor örneğin.

Ağır savaş koşullarıyla yüzleşen politik hareketlerin büyük kısmı, tam da bu koşullarda ölüm cezasını kaldırmaz, gizli emniyet teşkilatını lağvetmez, ordularını demokratize etmezdi diye düşünüyorum. Askeri birlikler yöneticilerini kendileri seçiyor şu anda.

Türkiye’de hükümete yakın cenahın sık kullandığı bir argüman da “PKK ve PYD çizgisinin dayattığı bu model o toprakların tüm halkları tarafından benimsenmiş değil. O çok dilli, kültürlü, inançlı yapı da bir tür vitrin.”
Cizire kantonunun eşbaşkanlarından biri bir Arap, hatta bölgenin önemli aşiretlerinden birinin lideri. Onun sadece göstermelik bir figür olduğunu düşünebilirsiniz. Bu anlamda bütün hükümet öyle gelebilir. Fakat asıl aşağıdan yukarı örgütlenmelere bakarsanız, katılımcı olanlar kesinlikle sadece Kürtler değil. Bana orada söylenene göre asıl sorun, 1950’li ve 60’lı yıllarda Baas rejiminin uluslararası bir politikanın parçası olarak Kürtleri asimile ve marjinalize etmek için Suriye’nin diğer bölgelerinden getirilenlerle yarattığı kimi Arap Kuşağı yerleşimleri. Anlattıklarına göre bu grupların bir kısmı devrime hiç de dostça yaklaşmıyor. Fakat kuşaklardır orada olan Araplar ya da Asuriler, Kırgızlar, Çeçenler ve daha birçokları gayet coşkulular. Konuştuğumuz Asuriler, rejimle uzun süren çok zor bir ilişkinin ardından, nihayet dini ve kültürel özerkliklerini özgürce yaşayabileceklerini hissettiklerini söyledi. Muhtemelen en zorlu mesele kadın özgürlüğü. PYD ve TEV-DEM bunu devrimin kesinlikle en merkezi fikri olarak görüyor. Fakat aynı zamanda bunun temel dini kaidelere uymadığını düşünen Arap topluluklarla daha geniş çaplı ittifaklar kurmakta sorun yaşıyorlar. Örneğin Süryanilerin kendi kadın örgütlenmesi var ama Arapların yok. Toplumsal cinsiyet meseleleri etrafında örgütlenmek ya da feminist seminerler almak isteyen Arap kadınları bunu Asurilerle, hatta Kürtlerle birlikte yapmak zorunda.

Pınar Öğünç

Kaynak: Evrensel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code