Kahrolsun Cumhuriyet! Kahrolsun Saltanat! Kahrolsun Demokrasi!

Kapak5Tam 90 yıldır, küresel kapitalist sisteme entegrasyon ve sömürgeleşme açısından Osmanlı İmparatorluğu’nunun çöküşü ve emperyalizme teslimiyeti olarak tanımlanan durumundan büyük bir kopuşmuş gibi bizlere yutturulan yalan bir kült haline getirilmiş ırkçı, militarist bir kişi etrafında toplumun geniş kesimlerince benimsenmeye devam ediliyor.

Bugün, cumhuriyetin köleleri heryerde kutlamalar, saygı duruşları ve yürüyüşler düzenliyor, “ata”larının kendilerine armağan ettiği bu yalandan gurur kaynağına minnettarlıklarını gösteriyor. Tüm siyasi partiler cumhuriyetin kuruluşuna güzellemeler yapıyor ve daha iyi bir cumhuriyeti getireceklerine dair bir birleriyle sidik yarışına giriyorlar. Kimileri de kemalizm olarak tanımlanan resmi ideolojinin dışında veya ötesinde başka bir cumhuriyetin, 2. veya 3. bir cumhuriyetin bu topraklarda süre gelen devlet geleneğinde bir ilerleme olacağını vurgulayarak bu yarışa katılıyor.

İktidarıyla muhalefetiyle, hem küresel kapitalizme hem de devletler arası rekabete entegrasyonun “cumhuriyet” olmadan gerçekleşebileceğinin imkansız olduğuna inandıklarından bu ülkenin tek sorgulanamazı cumhuriyettir. Hatta kendilerini resmi ideolojinin ve kapitalizmin karşısına koyan sözümona “devrimci” akımların da cumhuriyet kavramıyla bir alıp veremedikleri yoktur. Çünkü onların da, “cumhuriyetin halkın kendi kendisini yönetmesidir” yalanından alacağı paylar vardı.

Monarşi’lerin tiranlıklarına karşı verilen mücadeleler genellikle Cumhuriyetle sonuçlanmıştır. Elit ve soylu sınıfların monarşinin enkazı üzerinden kendi hegemonyalarını kurabilmeleri için tiranlıkların yıkımında mücadelenin asıl öznesi olan ezilenleri bir ilüzyona sokmaları gerekiyordu. Cumhuriyet ve nihayetinde demokrasi ezilenlerin kendilerini yönetici ve soylu takımın bir parçasıymış gibi hissetmeleri ve sınıfların görünmez kılınması açısından tarihe damgasına vuran kavramlar olmuştur. Öyle ki, bugün cumhuriyete veya demokrasiye dil uzattığınızda, monarşi veya şeriat yanlısı bir gerici olarak yargılanmanız her zaman olasıdır.

Türkiye’de anarşistler her zaman bu topraklardaki devlet geleneğine cepheden mücadele ederek karşı çıkmak yerine, felsefi kategorilerle karşı çıktlarından, cumhuriyet ve demokrasiye doğrudan eleştiri yapmak yerine soyut bir devlet karşıtlığı üzerinde durmuşlardır. Kimisi demokrasiyi yeniden sahiplenerek doğrudan demokrasiye vurgu yapmış, kimisi ise bu “doğrudan demokrasi”yi seçimlerde zaruri gördükleri partilere oy vermek olarak yorumlamıştır. Geriye kalanları da, “hiçbir şey yapmamayı”, bahsini bile etmemeyi tercih etmiştir. Buna karşın, modern devlete karşı çıkmak adına Osmanlı devlet geleneğine sempatiyle yaklaşan ve padişahlara övgüler düzen anarşistler de mevcuttur.

Çok nadir görünen tavır ise, birer egemen kavramı olan ve kendilerini ancak devletle varedebilen saltanata, cumhuriyete ve demokrasiye karşı sesini doğrudan yükseltilmesi gerektiğidir. Cumhuriyetin, demokrasinin ve onun karşısındaki monarşiye olan özlemin karşına dikilebilecek ve resmi ideolojinin iki ucu boklu çıkmazından başka bir yol olmadığı yalanını bozan isyan ve anarşi seçeneğini hatırlatmaya yönelik bir hareket…

Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi değil, halkın kendine elit ve soylu sınıflardan vekiller atayıp kendi kendilerini yönettiğine inandırılmalarıdır, ki vekilleri halk değil yine egemen sınıfların çıkarları belirler. Bu belirleme, atama ve seçim süreci, medya ve bürokrasi tarafından yönetilir. Cumhuriyet, üzerine çöreklendiği tüm coğrafyaları tek bir merkezden yönetme eğilimlidir. Federatif cumhuriyetler ve devletler yine doğaları gereği merkeziyetçidirler. Bu anlamda, farklı coğrafya ve kültürlerde, farklı bireysel veya grupsal çıkarlarda insanlar, tek bir devletin resmi ideolojisi ve kültüründe asimile edilir. Ve bu asimilasyon, yani boyun eğdirme süreci doğası gereği baskı, yasak, polis şiddeti, hapishane, devlet terörü ve katliam doğrur.

Demokrasi, Antik Yunan polislerinden bu yana kölecilik ve sömürü üzerinde temellenmiş egemenler arası bir eşit yönetim anlayışıdır. 5-6 yılda bir düzenlenen seçimlerin, medya ve çeşitli seçim kampanyası teknikleri yoluyla insanların aldatıldığını, bazı gerekliliklerden ötürü lanet okudukları partilere nasıl yeniden oy verdiklerini herkes bilir. Seçimler aslında askeri darbeler kadar zorba ve dayatmacıdır. Seçeneklerin yine egemenler tarafından belirlenmesi bir yana, yine demokratik zorbalık sistemin sürekliliğini meşrulaştırır. Sistemin kendisini halkın rızası yoluyla ebedileştirir. İnsanların gerçekten bu sömürü ve baskı toplumunu sorgulayıp seçiplerini ona göre gerçekletirmelerini engeller. Tarihte kimi anarşistler demokrasiye “doğrudan” takısı ekleyerek sahip çıksalar da, demokratik karar alma biçimlerinin kitle toplumlarının varlığında birey ve gruplara herhangi bir özgürlük tanımadığı ortadadır. Endüstriyel kitle temelli toplumlar doğası gereği merkeziyetçiliğe ve toplum adına birey ve grupların feda edilmesine dayanır. Bu paradigmanın dışına çıkmayı hedefleyen hareketlerin demokrasi kavramına ihtiyacı yoktur. Kapitalizme, endüstriyalizme, topluma, kısacası tüm uygarlığı savaş açmış hareketlerin doğrudan demokrasi kavramına ihtiyaç duyabileceğine dair bir gerekçe yok. Demokrasiye sahip çıkmaktaki tek gerekçe, bu sistemin altyapısına olan sempati ve onun daha iyi yönetilebileceği inancı olabilir. Aslında anarşistler egemenlerin insanlık tarihine baskı, zorbalık ve kanla kazıdığı bu kavramları yeniden tanımlamaktansa, cepheden karşı çıkmalıdır. Çünkü bizler “en umutsuz köleliğin kendisinin özgür olduğuna inanmak” olduğunu düşünenleriz.

Saltanat ve monarşiye dair çok fazla söz söylemeye gerek yok, bugünün Cumhuriyet taraftarları çoğunlukla Osmanlı Devleti’nin yapıp ettikleriyle halen gurur duyar. T.C.’nin dünya devleti olamamasının verdiği hoşnutsuzluktan ancak Osmanlı’nın kanlı devlet geleneğine sahip çıkmakla kurtulabiliüneceği düşünülür. Zaten, Osmanlı devletinden Cumhuriyet’e geçişte Batıya tam entegrasyon amaçlı gerçekleştirilen bazı göstermelik ve abartı değişiklikler dışında büyük kopuşlar yaşanmamıştır. Aynı egemen sınıflar kendi dümenini döndürmeye halen devam ediyor. Osmanlı da, okullarda anlatıldığı gibi, merhametli ve adil bir devlet değil, aksine dünyaya ve egemenlik kurduğu topraklardaki halklara kan kusturmuş devletlerden birisidir. Kardeşlerini, çocuklarını, bebeklerini gözünü kırpmadan katleden, kendilerini dünyanın tek hakimi, halkı kendi kulları olarak gören ve kullarını istedi gibi işkencelerden geçirip katletmeyi kendine hak gören padişahlardan oluşan bir devlet geleneği, bugüne kadar bu topraklarda yaşayan insanların saygıyla andığı bir tarih olarak beyinlerine kazınmıştır. Yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, devlete biatın, vicdansızlığın tarihi efsanelere ve yalanlara dayalıdır. Modern devletin temelleri de bu geleneğe dayanır.

Bizler saltanatın modern devletin karşısında daha erdemli bir alternatif olduğunu düşünmüyoruz. Modern devletin de saltana göre halka daha fazla özgürlük verdiğine inanmıyoruz. Osmanlı tarihinde de, Cumhuriyet tarihinde de muhalifler ve devrimciler aynı şiddette kırıma uğramışlardır. Demokrasi, her geçen gün daha fazla kurban vermeye devam ediyor.

Cumhuriyet; Ağrı’dan, Zilan’a, Dersim’e, Çorum’a, Maraş’a, Roboski’ye, 6-7 Eylül olaylarından, köy yakmalara, faili meçhullere, darbelerden muhalif kırımlarına, operasyonlara, işkenceye, hapsedilmelere, katliamlara, yasaklardan siyasi baskılara, insani ve sosyal hakların ihlal edilmesinden, kadınlara, çocuklara, eşcinsellere, başka kültürlere ve “normal olmayan” her bir bireye karşı uygulanan yönelik ayrımcılık, baskı ve zulüme kadar saymakla bitmeyecek kadar çok zalimliğin sorumlusudur.

Ve bu cumhuriyet varolduğu sürece, onun düşmanı olmaya, onu ve onun putlarını yerlebir etmek adına her cepheden mücadele etmeye devam edeceğiz. İnsanların kendi yaşamlarını eşitlikçi, barışçıl ve özgürlükçü yollarla idare edecekleri, başka kültürlerden, gruplardan ve coğrafyalardan insanlara, hatta tüm canlılara ve doğaya hakim olmayı hedeflemeyen, devletin, kapitalizmin, endüstriyelizmin, uygar ve modern kitle toplumlarının parçalanarak toplulukların ortaya çıkacağı bir gezegen arzusuyla, uygar toplumu kökünden söküp atabilmek için cumhuriyetleri ve demokrasileri andıran örgütlenmelerden ziyade biçimsiz ve kontrol edilemez isyan pratik ve imkanlarına yöneleceğiz.

Tüm insanlığın ve tüm canlıların topyekün kurtuluşu için,

Ne Cumhuriyet!
Ne Saltanat!
Ne Demokrasi!
Yaşasın Anarşi!

* Bu metin Sosyal Savaş Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code