Zirveler ve Karşı-Zirveler Üzerine Notlar

r741054_6062572Merkez Yanılsaması

Kapitalizm sosyal bir ilişkidir, bir iktidar kalesi değil. İnsan bu bayağılıktan yola çıkarak zirveler ve karşı-zirveler sorunu ile yüzleşebilir. Sermayenin ve devletin tahakkümünün bir tür genel karargâh olarak sunulması (bir G8, DTÖ ya da benzer başka bir organizasyon), o iktidar merkezine bir başka merkez ile: sözde hareketin ya da daha iyisi onların sözcüklerinin siyasi yapıları ile karşı çıkmak isteyenler için faydalıdır. Uzun lafın kısası, yalnızca idari personel değişimini önerenler için faydalıdır. Özde ve amaçta reformist olmanın yanı sıra, bu mantığın yöntemi işbirlikçi ve otoriter olur, çünkü muhalefetin merkezileşmesine yol açar. Kendilerini “dünyanın efendileri” tarafından işitilmeye can atan bu solcu rakiplerin, iktidar sahibi olanlarla birlikte gündemini gittikçe daha fazla belirledikleri zirvelere para yatırmasının ve siyasi önem atfetmesinin arkasında yatan sebep budur. Bu zirveler sırasında, başka yerde verilen kararlar yalnızca resmileşir, ama bu sosyal forumların muhtelif temsilcilerini kesinlikle rahatsız etmez; hem, onların muhalefeti de tamamen biçimseldir, yalnızca, neoliberalizmin yanlış, insan severliğin doğru olduğunu göstermek için kullanılan paralı seminerlerden ya da daha hareketli olanlar için, polisle birlikte kararlaştırılmış bazı dövüşken gösterilerden oluşur. Dahası, kurumların sübvanse ettiği, belediye ve parlamento üyelerinin temsil ettiği, işçi hareketinin mezar kazıcılarının (polisle işbirliği içinde, CGIL’e –İtalyan Genel Emek Konfederasyonu- emanet edilmiş denetim devriyelerinden bahsediyoruz) koruduğu bir muhalefet nasıl gerçek olabilir? Buradaki çelişki insanların sokaklara bir başka olası dünya adına çağrılması, ama asıl niyetin… kesinlikle hiçbir şeyin gerçekleşmemesi olmasıdır. Ne zaman okyanus gibi bir kalabalık barış içinde, gözle görülür bir denetim altında yürüse, bunun hareket için büyük bir zafer olduğu iddia edilir. Ama bu sosyal uzlaştırıcılar kurumlar karşısında pazarlığa oturma kapasitelerinin sokaklarda önderlik ettikleri insan sayısına değil (Irak’a düzenlenen en son askeri saldırıya karşı yürüyen milyonlarca kişi savaşa karışan hükümetleri pek rahatsız etmedi), daha çok sosyal isyana karşı uyguladıkları (ya da haklı çıkardıkları) aracılığın ya da zulmün iktidarına dayandığını çok iyi bilirler. Aslında, zirveler ve karşı-zirveler hakkında bu kadar sık konuşuluyorsa, sosyal forum temsilcileri pazarlık masasında bir araya geliyor ve kitle iletişim araçları tarafından pohpohlanıyorsa, bunun tek sebebi önce Seattle’da, sonra başka yerlerde bir şeyin olmuş olmasıdır: binlerce yoldaş ve fakir genç sermayenin ve devletin binalarına saldırmış, iletişim kanalları açarak polisin şehir planlama planlarını alt üst etmiş, üniformalı köleler ile çatışmıştır. Bu yıkıcı tehdit olmadan –son birkaç seneyi sarsan pek çok isyankâr patlama ile birlikte, başlayan çağın işaretleri- efendilerin muhtelif Casariniler ve Agnolettolar ile bir işi olmazdı. Sendikalarda da böyle bir şey olmadı mı? Büyük sosyal çelişki zamanlarında, isyan eden proleterleri bölmek, morallerini bozmak, yerden yere vurmak amacı ile sözü dinlenen ve rüşvet verilen sendikalar, daha yakın zamanlarda depoya kaldırılmıştır. Şimdilik, patronların, bir zamanlar kendilerinin haklı çıkardığı ve onayladığı saldırılarına karşı seslerini yükseltmeye zorlanmaktadırlar.

O zaman “Disobbediente” (Beyaz Tulumlular –Tute Bianche hareketinin bir devamı) sözcüler kendilerini kötülerden, aşırılıkçılardan, şiddetçilerden (yani doğrudan eyleme girişenlerden) ayırmalı, diğerlerine siyasi görünürlük vermelidirler. Dolayısıyla, bir yandan, sosyal forumların sloganları aydınlanmış burjuvazi için son derece uygun olur çıkar: finans kapitalinin vergilendirilmesi, global ticaretin demokratik ve saydam bir şekilde düzenlenmesi, daha fazla devlet ve daha az pazar, eleştirel tüketim, etik bankacılık, barışseverlik, vs. Diğer yandan, “demokratik mobilizasyonları” ile sattıkları şey değerli bir maldır: dünyanın adaletsizliklerine karşı bir şey yaptıkları yanılsaması. Bu anlamda, karşı-zirveler ilgi çekici bir manzaradır. Birkaç kötü baskı altına alınır ve iyi olanların adil talepleri dinlenir: hikâyenin sonu mu?

İktidar, bunun o kadar kolay olmadığını bilir. Evcilleştirilmiş muhalefetin iğrenç derecede gerçekçi önerilerinin pazar cenneti rezervasyonlarına tıkılmış, polis tarafından baskı gören milyonlarca fakir insan için söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Bu Cenova’da doğrulanmıştı: proleter çevrelerin gençleri ancak saldırılar ve süpermarketlerin yağmalanması sırasında isyancılar ile birleştiler. Cafcaflı gözleri ile Beyaz Tulumlular onlara Marslılar ya da ahmaklar olarak görünürken, her tür siyasi şamatadan dışlanmış olanlar isyan dilini hemen anlamışlardır.

Bir Öngörülemezlik Esintisi

Seattle’da, Cenova’da ve yine son zamanlarda Selanik’de hâkimiyet ve onun sahte düşmanlarına karşı aracısız bir eleştiri yapıldığından kuşku yoktur. Efendiler tarafından belirlenen tarihlere rağmen, sokaklardaki reformistlerin talimatlarının üzerinden atlanmıştır. Her yerde olduğunu savunan yoldaşlardan olmamıza rağmen şunu belirtiyoruz: eğer hâkimiyet ve mülksüzlük toplumun ve gündelik hayatın her alanında olsa, saldırının düşman tarafından belirlenen tarihlere ihtiyacı olmaz. Saldırılabilecek “kırmızı bölge” sahnesini ve polis ile çatışma tuzağını terk edenlerin çeviklikle hareket etmesini, vurup kaçmasını (dikkate değer şekilde, bu anlamda, Marassi hapishanesi saldırısını) ilginç bulduk.

Bu güçlü öngörülemezlik rüzgârı, bu eylemlerin ve grupların yıkıcı “federalizmi”, mücadeleyi merkezileştirmek (ve sembolikleştirmek) için düşmanı merkezileştirenlerin mantığından da önemli bir kopuşu gösterdi. Ama biz hala düşmanın seni beklediği yerde değil, randevulardan uzakta olmanın en iyi perspektif olduğunu savunuyoruz. En ilginç yönleri göz önüne alındığında bile, karşı-zirveler bu perspektifi kısıtlıyor. Ayrıca, Seattle ve Cenova’daki bu patlamalardan uzaklaşmaksızın, bize öyle geliyor ki bu tür tarihlerin peşinden gitmek bir klişeye dönüyor ve dahası, bir enerji yutucuya: bir karşı-zirve biter bitmez, öbürü için hazırlıklar başlıyor. Tarihler kitle iletişim araçları tarafından giderek daha çok belirleniyor, öyle ki örneğin savaşa karşı, ne kadar çok devrimci gösteri yaparsa yapsın, neredeyse hiç kimse direnişçilerle herhangi bir pratik dayanışmayı ifade etmeyi başaramıyor. Genelde, özgün toplumsal ve sınıf ayaklanmalarıyla karşılaştırıldığında neredeyse yalnızca “militanları” içeren çatışmalara giderek daha da çok önem atfediliyor. Çok sayıda yoldaşın neden karşı-zirvelere gittiklerini biliyoruz: çok yaygın doğrudan eylem ve polislerle genelleşmiş çatışmalar sadece kitlesel durumlarda mümkün. Başka yerlerde saldırma perspektifi aşırı azınlıkta olduğundan, sadece çok genişlemiş durumlarda bir tür gerilla muharebesi test edilebiliyor. Karşı-zirveler sırasında sokaklarda gerçekleşen kimi pratiklerle asla karşılaştırılamayacak diğer eylemler başka bir zaman da gerçekleştirilebilir durumdalar. Ama yine de uzun erimde böyle bir pratiğin kendisine rağmen onu bir tür “itaatsiz” kervanın içindeki aşırılıkçı modele çevirerek analiz ve eylemin otonomisini sınırladığını düşünüyoruz (orada ne kadar çok toplumsal çatışmanın yüzüne bakarak durduk?). İktidarın çoktan alınmış kararları onaylamak için neden bunca zirve ilan ettiğini sormanın önemli olduğundan söz etmiyoruz bile. Tüm bunlar bize polis için inceleyecek ve isyan karşıtı tekniklerin deneylerini gerçekleştirecek büyük bir alan gibi geliyor. Bir tür homeopatik tedavi: iktidar daha geniş toplumsal veremlere karşı kendi bağışıklık sistemini kuvvetlendirebilmesi için küçük dozda yıkıcı virüslerle aşılanıyor. Kötü öğelerin nasıl hareket ettiğini ve kendilerini nasıl organize ettiklerini bilmeli ve gerçekten hiçbir şey değiştirmeden hangi iyi öğelerle diyalog kurmanın mümkün olduğunu bilmeli.

Açık Havada Bir Deney

Fakat her şeyin üstünde, zirveler başka bir deney formu oluşturur: nüfusun nasıl bir baskı seviyesine tahammül edebileceğini görmeyi sağlar. “Zengin Batı’ya” kontrol noktalarıyla, kırmızı bölgeleriyle ve her köşede zırhlı polis arabalarıyla bir miktar tahakküm getirerek, iktidar uyruklarını tersi kanıtlanmadıkça hepsinin suçlu olduğu konusunda bilgilendirir. Hiçbir şey polis ve teknolojik alet edevat için yeterince güvenli değildir; kent planlaması diğer silahlarla yürütülen toplumsal savaşın bir devamıdır. Bundan altmış yıl kadar önce, Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’de “içinde yaşadığımız istisna hali kural oldu” diye yazmıştı.

Eğer bu doğruysa, toplanmış illegal göçmenleri savaş esirlerinin yığıldığı stadyuma, yoksul ve işçi sınıfından komşular polis tarafından kol gezilen dünyaya dağılmış çeşitli Guantanamo’lara neyin bağladığını anlamalıyız. Bazı tahliye işlemleri ENEL (İtalyan Ulusal Elektrik Kurumu) tarafından -1920’lerin stilinde- açıklanan amaçla (tüm mahalleler birinci dünya savaşından kalma araçları etkisiz hale getirmek için kol gezmişti) uyarı olmaksızın kullanılan elektrik enerjisini gerekçelendirdi.

Bugüne dek olanlar bir yoldaşın 1970’lerde yazdığı gibi sermaye insanlarının stoacı insanlar olduğunu onaylamak için girişilmiş başarılı deneyler sorunuydu. Trafik dolaşımını bozarlar, her tarafa güvenlik kameraları koyarlar, evlerimizin çatılarına zararlı antenler takarlar, her gün daha fazla davranışı suçla ilişkilendirirler: ve kimse tek kelime etmez.

Zirveler tüm bunların yoğunlaşmış temsilleridir, her türlü hakkın yasal olarak askıya alınmasıdır.

Alışverişe gitmek istediğinde yolunu uzatması gerektiğini öğrenen sıradan vatandaş “neler oluyor?” diye sorar. “Önemli bir şey değil, küreselleşme karşıtları sadece,” diye yanıtlar süpermarketteki kadın. Bu sırada, içme suyu bile özelleştirilmektedir ve polis her yeri sarmıştır. Ama bu gündelik bir durumun yoğunlaşmış temsili olduğundan, pratik eleştiri çok yaygın ve sürekli olmalıdır, örneğin video kameraların ve diğer elektronik gözetleme sistemlerinin tahribi gereklidir. Denetim araçlarının yerleşimlerine dair haritaları çıkarmak, herkesin onlardan haberdar olmasını sağlamak ve teorik olarak onlara saldırmanın gerekliliğini desteklemek önemlidir.

Tahakkümün Yeni Çirkin Yüzü

İktidar giderek daha fazla yüzsüzleşiyor. Bir tarafta, efendiler biliyorlar ki giderek daha fazla güvenilmezlik ve mallara bağımlılıkla damgalanan mevcut toplumsal koşullar sadece dehşetle empoze edilebilir: böyle bir dehşet dışarıda savaş formuyla içerideyse gelecek (örneğin işsiz kalma) korkusu formuyla ya da yaygın toplumsal gruplara uygulanan ve artan baskıyla gösterilir. Öte yandan, on yıllar sürmüş –içinde her türlü aşağılık davranışın gerçekleştiği çünkü basitçe çünkü önlemek için hiçbir şeyin yapılmadığı, alçalmanın akıl almaz ivmelendiği- toplumsal pasifizasyon iktidara üstünlük olmadan küstahça bir kibir verdi.

Bunu örneğin, dayaklarda, işkencede, Carlo Giuliani’nin öldürülmesinde işbaşında gördük ve bu sürüyor. G8 zirvesi sırasında polis şefi olan yeni polis şefi Colucci, vesikalı domuz. Önümüzdeki 4-6 Eylül tarihleri arasında Riva Del Garda’da düzenlenecek Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları zirvesini de o yönetiyor olacak. Mesajı alıyor musunuz? Bir “hakikat ve adalet” komitesi onu kamuoyunun karşısına tekrar çıkarmaktan başka yapacak bir şey bulamadı.

Asit Yağmuru ve İncir Yaprakları

4-6 Eylül tarihleri arasında Riva’da buluşacak dışişleri bakanları 14-20 Eylül arasındaki DTÖ zirvesinde sunacak ortak bir platform oluşturmak durumundalar. Başlıkları Hizmet Ticaretinde Genel Anlaşma (GATS) “kamusal hizmetler” ilkesini küresel seviyede liberalleştirmeyi öngörüyor. Süreç içinde alınan pek çok karar arasında en skandal olanı Dünya Ticaret Örgütü’nün 144 üye ülkesi için bir gerçekliğe dönüşebilecek olan suyun özelleştirilmesi kararıydı.

Bir süre önce başlamış bir süreç bu, yedi uluslararası şirket onyıllarca maden suyunun şişelenebilmesi ödününü kopartmak için mücadele verdikten sonra son birkaç yılda da tümüyle su sistemini kontrol etmeyi istiyorlar.

“Toplumsal için kurul” en azgın neoliberalizmin izi olarak ayrıca suyun özelleştirilmesinin ve kirlilikten kaynaklanacak kuraklığın da üzerinde duruyor. Bu anlaşmaların demokratik olmayan karakterine getirilen alışıldık şikâyetlerden ayrı olarak (sanki tek tek hükümetlerin yaptıkları tersine kamusal tartışmalardan doğuyormuş gibi, bu bir yana, vahşi marketten bizi koruması gerekenler devlet kurumları değil miydi?) reformistlerin söyleminde aynı derecede skandal olan şey ilan ettikleri hastalıkların bolluğuyla ilan ettikleri çözümlerin azlığı arasındaki uçurumdur. Bir tarafta, bu hastalıkların sebepleri olarak tarımın endüstrileşmesini, nüfusun giderek daha kalabalık dev kentlerde yoğunlaşmasını, fabrikaların yol açtığı kirlilikleri, endüstriyel makinelerin içme suyuna kattığı atıkları ve toprağın işlenmesinin hayvanların daha yoğun yetiştirilmesini hedeflemesini, kısacası, tekno-endüstriyel sistemin bizzat kendisini gösterirler.

Öte yandan da, şunları önerirler: yeni yasalar, saydam kurallar, suyu özelleştiren kısa dönemli SPA’lardaki hazine bonosu formunda yurttaş katılımı. İlerlemenin mucizeleri sayesinde, bankacılık sisteminin çöküşünün kırsal bölgeleri susuz bırakabileceği ülkeler var ve yurttaş olmaktan çok gurur duyan yurttaşları da yeni yasalar istiyorlar. Asit yağmurunun altında, insanın başını organik incir yaprağıyla korumaya çalışması gibi bir şey bu.

Siyasi ve iktisadi ussallığın terimleriyle akılcı olan çeşitli sosyal forumların önerileri, somut ve toplumsal bir bakış açısından tümüyle delilik olarak görünürler. Yıkıntılar içinde bir dünya ilan etmek değildir bu, ama daha çok direnmek için yer ve saldırmak için zaman kapmaktır. Sadece kişinin sokaklarda ne kadar radikal olduğu değildir mesele. Mesele kişinin nasıl bir hayat arzuladığıdır, maddi olarak ve ruhsal olarak giderek daha insanlık dışı ve yapay bir karakter kazanan toplumsal düzene ne derece biat ettiğidir ya da öte yanda, kişinin uğruna savaşmak için hazır olduğu ilişkilerin niteliğidir. Su düzenbazlığına karşı çıkmak için Riva’ya gitmenin bir anlamı yok. Bu mutlak metalaştırmanın doğrudan sorumluları (mesela maden suyunu şişeleyen büyük şirketler) her zaman bizden birkaç adım ötedeler. Eğer uygar insanlar içtikleri suyu bile savunamıyorlarsa –ya da en azından içtikleri suyu savunan ve bunu açık ve doğrudan bir biçimde yapanları anlayamıyorlarsa- hepimiz yataklarımıza dağılalım. Bu durumda dahi, şimdi bizi fahiş faturalarla takdim eden uzun bir bağımlılık ve baskı zinciridir bu. Ancak endüstriyel kitle toplumuna karşı otonomiyle ve o toplumu koruyan devlete karşı açıktan isyanla başka bir şeyin doğması sağlanabilir. Aynısı örneğin genetik kod patentleri de dâhil olmak üzere patentler sorununda da geçerlidir. Koruyucu kanunların insan bedenine sermaye girişini karşılamada herhangi bir rolü olabileceğini söylemek budalacadır. Doğayı ve insanlığı bir tür bilgisayara dönüştürmek isteğini barındıran tekno-bilimsel delilik, bir süre önce geri dönüşsüz bir yola girdi. Tümüyle iktidarın hizmetinde olan bir bilimi reforme etmeye dair herhangi bir illüzyon sadece kasvetli bir şakadır. Transgenetik yetiştirmeye karşı ya da insan genomuyla deneyler yapan özel laboratuvarlar veya devlet laboratuvarlarına karşı pek çok ülkede gerçekleştirilen eylemler ticari aklın eleştirisinin gösteri tarihlerine hiç ihtiyaç duymadığını gayet iyi gösterdi. Daha da genel olarak, örtücü bir şekilde küreselleşme olarak tanımlanan şey teknolojik aygıtla döşenmiş maddi temel olmaksızın düşünülemez. Biz basitçe kalkınma ve ekonomik ve askeri çatışmalarda temel faktörler olarak sunulan şeyler üzerinde, yani enerji ve enformasyon üzerinde duruyoruz. Mutlak bir Moloch gibi görünen şey gerçekte saldırabilecek kablolar, antenler, istasyonlar ve transformatörlerden oluşan dev bir ağdır.

Riva Her yerde

Riva’daki karşı-zirve sırasında CGIL görüntüleme işini üstlenecek. Sempatik polis şefinin –haklı olarak- belirttiği gibi daha çok gösterici polis ajanı olursa daha az polise ihtiyaç kalacaktır.

Sosyal forumla polis güçleri arasındaki (genelde ulusal liderler tarafından üstlenen) uzun görüşmelerden sonra görünüşe göre Belediye İtaatsizler (Disobediente) ve arkadaşları için Riva dışında bir villa yapacak ve Pazar günü (kent dışındaki ıssız sokaklarda) gösteri yapma hakkı verecek. Riva kapalı olacak, yani polisler üç ana yolu kapamış olacaklar.

Hükümetin şube müdürleri ofisi Trentino bölgesindeki yirmiden fazla belediye sınırlarında yapılacak her türlü sergilemeyi ve gösteriyi (spor ve kültürel sergiler dâhil) yasaklayan ve erteleyen bir genelge yayınladı. Polis boş sokaklar istiyor, halk anlamalı ki Büyük Birader sadece bir televizyon sinyali değildir. Peki, bizim neyi anlamamızı istiyorlar?

Gene uzaktan gelen bir düşünüşe bakalım. Günther Anders 1950’lerde “her yerdedir” diye yazmıştı ve 1980’lerde de yineledi “her yerdedir”i. 1990’ların teknolojik dünyasına isyan eden kimileri “Mururoa her yerdedir” dediler (o sıralar Fransız hükümeti Pasifik’teki bu adayı cinai nükleer testler için kullanıyordu.). İki yıl önce başka yoldaşlar da “her yerdedir” diye iddia ettiler. Çünkü isyan sınırsızca patlar ve her türlü gösteriye karşı patlar, çünkü Aygıt orada olmayan bir düşman bekler ve totaliter karakterini daha da ortaya döker, o yüzden Riva her yerdedir diyoruz. Avrupa Birliği zirvesine karşı gösterilerde sokaklarda olmayacağız, çünkü bugünlerde süren ve o günlerde sürecek mücadelelerimizde, başka yollara başvurmayı istedik ve hala istiyoruz. Çünkü bu kez evime yakında mantığını takip ederek insan çemberin dışına çıkamaz, çünkü aslında zirveler her zaman insanın evinin yakınındadır. Çünkü gerçek çatışma her yerdedir. İçinde yaşadığımız kentlerin ve vadilerin silahlanmasına karşı çıkmanın başka yolları vardır ve bunlar herkesin ulaşabileceği yollardır. Kendimizi rakamların diktatörlüğünden ve bu diktatörlüğe tapınanlardan kurtarmak istiyoruz.

Şu anda çok fazla sonuç doğuramayacak bir perspektif olduğunu biliyoruz bunun, ama kendi başımıza karar vermektir, ne zaman ve nasıl vuracağımıza karar vermek ve kendi nedenlerimizi ısrarlı bir şekilde savunarak geliştirilecek bireysel ve toplumsal başkaldırmaya neden olmaktır mesele.

Roveretolu Bazı Anarşistler
2003

http://issuu.com/internationala/docs/summit-countersummits-tu?mode=window

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code