Aile ve anti otoriterler

Tarihi ve geleneksel foseptiğin kanalizasyon borusu olan aileye ilişkin anti otoriterlerin tutumları bu yazının konusu olacaktır.  Çoklarımızın yeryüzü serüvenine içine düşerek -yahut doğarak diyelim- başladığı bu zulüm müessesesinden kurtuluşun, şahsiyet oluş yürüyüşünde ödenecek ilk bedel olduğu farkedebilenler için bilindik olsa gerek. Bunun ayırdına varamamış olanlarıysa kuytusundaki uykusundan sarsmak, şuur zerketme ameliyesine matuf yaşamayanların uğraşı hiç değil. 

Baba ve anne gibi kerameti kendinden menkul ‘büyük’lerin yanında aynı göbek bağından türedi bilumum eşhasın insan tekine karşı açtığı savaş ‘efendini tanı!’ sözü ile başladı bu kurumda/kuburda. Çocukluğun hayal aleminin ilk kahramanları olan bu güruhun zorbalıklarıyla giriştiği her taarruzda açtıkları yaraları pansuman ederken ki şefkat oyunları, kapan ağzında bekleyen yem oldu. Kurgulanmış zihnin inşa edilmiş bilinçle takas edilmeye başladığı zamanlar isyan çığlıklarıyla doldu. Ne ki artık kurban kafesinde ve zincirleri kanla kenetlenmişti. Bu kan bedeni besleyen kan değil, hayatları tüketen aidiyet bağıydı. Burası, kan ilişkisi üstünden kendini vareden faşizmin döl yatağı !

Şimdi sıra tutsaklık derslerine gelmişti. İlk sırayı itaat aldı. Öyle ya kan sahipleri, savaşın başında bellettikleri hitabın hakkını istiyordu. Ekmeğin efendisi kölesine ihsanın karşılığı uyumlu olmayı öngördü. Her itiraz fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetle bastırıldı. Artık fert kalabalıklara peşkeş çekilebilir kıvama gelmişti. Elbette aksine cüret edemediği sürece. Henüz beşiğinde giydirilen elbisesinin renkleriyle ‘kundaklanan’ çocuk, toplumsal cinsiyet rolünü tastamam oynamalıydı. Tıpkı o masum evcilikler gibi. Oyunun kurallarını unutanlar için kan bedeli isteniyor gerektiğinde aynıyla alınıyordu. Oyunbozanlar için başka başka tehditler eksik değildi. Ya kendini alnını secdeye bastırır gibi bastıracak ya da riyanın öteki adı ‘ahlak’a davet edilecekti. Erk olmadan erkek olanlara reva bu oldu. İlk insan hurafesinde şekillenen ‘bay’dan türemiş ‘bayan’lara ise ‘kadın’lık kavgasından geriye annelik kalıyor böylece fasit daire silbaştan tekrar ve taklit ediliyordu.

İkinci dersin konusu toplumsallaşmak oldu. Aralarında yaşamaya mecbur edildiğimiz insan sürüsünün politik, metafizik, ekonomik, düşünsel eğilim ve eylemleri bireye aile denen kanal(izasyon) yoluyla akıtılıyor ve ferde, boynunu celladına uzatmaktan gayrı seçenek bırakılmıyordu.

Ailenin ‘tohumladığı’, toplumun beslediği, devletin ise mahsulünü devşirdiği bireyin, itaat ve intihardan gayrı varoluşunun hakkı son bir seçeneği daha var. Ya aile denen çukurun insan içine doğru aldığı yol kapanacak ya da orada boğulunacak. Hayatı efendilere yem etmeyecek olan özgürlükçülerin kaçınılmaz isyanı ve reddiyesi ödenecek bedelin de adı.

‘Kanla beslenen’ bir kubur içinde halen yaşıyor ve onun bileşenlerine zımnen itaat ediyor oluşları, anti otoriter-anti faşist iddiasındaki fertlerin inandırıcılıklarını yok etmesi bir yana özbenliklerini nasıl da kirlettiklerinin bariz bir durumu. Kan ilişkisini yoldaşlığa tebdil edemeyenlerin  köle konforları, özgürlük yolcularının bin türlü mahrumiyetiyle kıyas bile edilemez. Muktedirlerin oyun bahçesinde ayrık ot olmayı tercih edenlerin, bahçıvanın makasına bir adım mesafede bunu yapmaya çalıştıklarını görmek zor değil. Rağmen yazılmış bir senaryoda figüran olmaktansa kendi varoluşunda yol almak iktidarla hesaplaşmanın ta kendisi.

Resmen kutsanmış ikili ilişkilerin yerine ikâme edilmeye çalışılan ‘özgür aş(ı)k’ların, adı konmamış aileler peydahladığı da ortada. Sevgi bağıyla birarada durabilen insanların, yoldaşlarıyla, gönül bağını esas alan bir yaşamı aynı heyecan ve arzuyla sürdüremiyor oluşları sözkonusu  ‘kan’dan tevarüs edilmiş bulaşıcı bir hastalığa müptela oluşlarından mı acaba? Şayet böyle ise hiçbir zaman başka bir dünya mümkün olmayacak ve sorumlusu bu iddiayı taşıyanlar olacak.

Son söz: ‘insan ancak kendi kadar özgür insanların arasında özgürdür.’

düş peşinde

One comment on “Aile ve anti otoriterler

  1. rastgele dedi ki:

    “Her şeye başkaldırıyorum. Başka insanların kendilerini üzerimde yetke saymalarına, başkaları tarafından eğitilmeye, başkalarının bildiklerini bana kabul ettirmeye çalışmalarına başkaldırıyorum. Kendim bulmadıkça hiçbir şeyi doğru kabul etmiyorum. Başkalarının benden farklı düşünmesine karşı değilim, ama onların bana düşüncelerini, yaşamla ilgili görüşlerini zorla kabul ettirmeye çalışmalarına katlanamıyorum. Daha küçük bir çocukken de başkaldırıyordum. Dinliyor, izliyor, ama bir yandan da sözlerin yanılsamasının ardındaki hakikati arıyordum.”
    Jiddu Krishnamurti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code