1 Mayıs operasyonlarıyla ilgili kısa bir değerlendirme

Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta, İstanbul’da Anarşist Blok kortejiyle eş zamanlı yürüyen Kara Blok aktivistlerinin, yürüyüş güzergahında bulunan banka ve çok uluslu şirketlere yönelik gerçekleştirmiş olduğu nokta saldırılar, başta medyanın başlattığı linç kampanyasıyla birlikte, ÖYM ve savcıların kararıyla, Terörle Mücadele ekipleri tarafından, İstanbul, İzmir, Trabzon, Muğla, Tekirdağ ve Şarköy’e kadar birçok yerde geniş çaplı ve eş zamanlı operasyonlar düzenlenmiş, yapılan bu cadı avının sonucunda, aralarında çeşitli fraksiyonlardan anarşist ve anti-otoriterlerle birlikte, hayvan özgürlüğü savunucusu ve ekolojistlerin de bulunduğu 45 kişi, sabahın erken saatlerinde evleri basılarak didik didik aranmış, kişisel eşyalarına el konulmuş ve 4 gün boyunca gözaltında tutulmuştu. 4 günlük gözaltı süresinin sonunda, 30 kişi emniyetten ve savcılıktan serbest bırakılırken 6’sı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış, 9 kişi tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Operasyonların ikinci ayağı olan 29 Mayıs sabahı ise İstanbul, Eskişehir ve Bursa’dan yine eş zamanlı baskınlarla gözaltına alınan 6 kişi tutuklanmıştı. Şu anda 9’u tutuklu 15 kişi, dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle, kendilerine isnad edilen suçları bile bilmeden, Metris T Tipi Cezaevi’nde tutulmaktadır.

Devletin yıllardır “zararsız marjinal unsurlar” olarak gördüğü anarşistler, 1 Mayıs’taki eylem pratikleriyle bu imajı biraz olsun zedelemiş görünüyorlar ki, asayişin bel kemiğinin az buçuk sızladığını gören iktidar ve bekçileri, bu denli kapsamlı bir operasyon seferberliğine kalkışarak, hertürlü baskı ve  sindirme mekanizmasını devreye sokmaktan çekinmedi. Operasyonların asıl amacının, yapılan eylemlerin sorumluluğunu katılan katılmayan tüm bireylerin üstüne yıkmak ve burada bir kırılma noktası yaratmak olduğu aşikardı. Bu kriminalizasyon sürecinde, sorgu odalarında sorulan akıl almaz sorularla, bugüne kadar gözardı ettiği bu tehdit unsuru hakkında veritabanını genişletmeyi amaçlayan, klasik şeytan çıkarma mantığıyla hareket eden ve eylemlerin “dış” bağlantılarını bulmaya veyahut hiç değilse uluslararası organize suç mekanizması olduğunu kanıtlamaya yönelik çabalarla yetinmeyip, bireyler arasındaki arkadaşlık ve hatta akrabalık ilişkilerini mercek atına alıp, tasarladıkları bu tezgaha oturtmaya çalışmakta beis görmeyen asayiş tellalları, bu savlardan elleri boş dönmek zorunda kaldılar.

Anarşistler, örgüt boyunduruğunda isyanın geçersiz ve vasıfsız kılındığını düşündükleri için, kendi özbenlikleriyle biraraya gelme ve özbirliktelikler oluşturma gayretinde bulunmaya özen göstermişlerdir. Parti, dernek, platform gibi yapılanmaların uzağında, üyelik, daimi ya da demirbaş özne veya tüzüğü de bulunmamaktadır. Neredeyse her bireyin kendine has özgürlük ve kurtuluş tahayyüleri vardır. Biraraya gelmek için herhangi bir sözleşmeye ihtiyaç duymazlar. Sokakta ve eylemde biraraya gelmeyi tercih etmiş olmalarıyla birlikte, işleyişi tepeden inme kararlarla belirleyecek bir hakim mekanizmanın varlığını reddederler. Aksine, eylemlerde bireylerin ve toplulukların kendi kendine aldıkları inisiyatifler söz konusudur. Dolayısıyla, “Anarşist Blok” tabiri caizse “bugün var yarın yok” denebilecek, soyut, sadece oluştuğunda geçerliliği olan ve her oluştuğunda farklı özneleri içerebilen, fiili bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Bu sebeble, operasyonlarda gözaltına alınan öznelerin çoğunluğu, “örgüt” diye tabir edilen siyasal yapıları reddetmektedirler.

1 Mayıs’ta anarşistler hantal, tekdüze ve pasif muhalefet batağına saplanmış ve bundan rahatsız olan öznelerin, kendini özgürleştirmelerinin yolunu açmış ve düzenin bu uzlaşmacı çarkına bir nevi çomak sokmuş oldular. Uzun uzadıya giden kortejlerle, bankaların ve çok uluslu şirketlerin yanlarından geçerken, kapitalizme karşı hala ümitsizce slogan atmakla yetinen bu muhalif yapıların, son model ses sistemleriyle yapacakları -sürekli kazanımdan dem vuran- örgüt reklamlarıyla tatmin olmaya çalışmaları sırasında, bir grubun bu ilizyonu dağıtmış olması, elbette ki, devletle muhalefet arasındaki bu ince anlaşmaya gölge düşürmüş, iki taraftanda benzer dozlarda eleştiriler yükselmiştir. Hala tarihteki mücadele geçmişinin ve kavgada düşen gözü kara devrimci militanların ekmeğini yemekten başka hiçbirşey yapmayan muhalif yapıların, kendi durumlarını açıkça sorgulamaktan kaçınmak için, eleştiriyi sadece tarihsel bilgi eksikliği veya bir teori noksanlığına yaslamaları, bilinen en basiretsiz duruşlardan biridir ve bu duruş çoğu muhalif yapılanın boğazına kanser gibi çökmüş durumdadır. Ayrıca, kısa süreli politik çıkarlar peşinde koşan kimileri içinse, bu operasyonların bir pasta gibi görüldüğü ve bundan dilim koparmak adına sadece kendi kurumlarının bundan zarar görmüş gibi gösterildiğine şahit olduğumuz bu süreçte, kimilerince yapılan eleştirilerde muhbirliğe varan söylemlerle birlikte, sorumluluğunun anti-kapitalist doğrudan eylemlere girişenlerde olduğu ve hatta özeleştiri vermeleri gerektiğinden dem vuruldu. Bunun  devletin vermek istediği bir diğer bir duygu olduğunu da vurgulamamız gerekir. Çünkü bazı oluşumlar, devlete ve kapitalizme karşı kavganın, devletle arayı açmadan verilebileceği gibi “saf” bir inanca sahipler. 1 Mayıs öncesinde ve sonrasında, konumlarını sağlama almaya çalışan elitistlerin korkusu, son zamanlarda ortaya çıkan resimin ta kendisidir, kontrolünü kaybettikleri bu direksiyon, anarşistlerin devlet ve sermayeden talep eder konumdan, saldırı konumuna geçmeleridir.

Anarşist mücadelenin seyri artık alışılageldiği gibi “tehlikesiz” ve sistem için herhangi bir tehdit teşkil etmeyen bir boyuttan isyancı ve doğrudan eylem çizgisinde bir boyuta doğru yönelmektedir. İsyancı bir anarşist mücadelenin ani ivme kazanması haliyle, devletin anarşistlere karşı diş göstermesine neden olacaktır.  Belki de, anarşistlerin “örgütsüzlüğü” bir kez olsun işe yaramıştır. Ancak, bu süreç bizlere, mücadele ve dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Anarşistler, devlet baskısı karşısında nasıl bir tavır takınma konusunda ortak bir duyguya sahip olmadığından, operasyonlar bir anlamda amacına ulaşmakta ve tarihi bir kırılmaya şahitlik etmekteyiz. Bu isyancı ve doğrudan eylemci kırılma son yıllarda kendisini yer yer hissettirse de, devletin baskı mekanizmalarını harekete geçirecek denli bir kalkışma beklendik durumlardan değildi. Önceki yıllardaki 1 Mayıs’larda ve toplumsal eylemlerde anarşistler sosyal savaşta pozisyonlarını belirlemiş, doğrudan eyleme dayalı mücadeleci bir çizgi kendisine yer etmiştir.

Ancak itiraf etmeliyiz ki, devlet baskısı yaşamamışlığın acemiliğinden olsa gerek anarşistler genel olarak operasyonlarda ve sonrasında tutarlı bir duruş sergileyememişlerdir. Üzerinde kara bulutların yoğunlaştığı, yaklaşık 3 aydır tarihinde hiç olmadığı kadar baskı ve devlet terörünün içine çekilmekte olan anarşist hareketin seyri, serbest bırakılanların veya henüz daha gözaltına alınmamış olanların bile yaşadıkları stres ve panikle birleşerek, sinmeyi kolaylaştırnış ve devletin açıkça vermek istediği duyguyu yaratmada başarılı olduğunu göstermiştir. Öyle ki, bir kaç ana akım ve muhalif medya dışında anarşistler, gerçekleştirilen operasyonlara ve tutuklu arkadaşlara karşı kayıtsız kalmayı tercih etmişlerdir. Korku ve paranoyanın verdiği ruh haliyle birlikte duygusallığın getirdiği itirafçılık, gammazcılık, sözümona hukuki sürecin işlemesi adına tutsaklarla politik olarak dayanışma fikrinin bastırılmaya ve bu bağlamda içeridekilerle dışarıdakilerin bağlarının koparılmaya çalışılması ve hatta birbirinin polisliğini yapar duruma gelinmesine kadar, bu deneyimden kafi derecede geleceğe ışık tutacak şekilde faydalanmak ve ders almak gerekmektedir.

Devlet, uysallaştıramadığı tüm unsurları bastırma konusunda ısrarını sürdürürken, herkesin anarşist yoldaşlara karşı sorumluluk hissetmesi önemlidir. Tutsak arkadaşların mektuplarında da açıkça ifade ettikleri gibi tek istedikleri yanlız bırakılmamaktır, bizlerde silkelenip onların sesini duyurmak için çabalarımızı arttırmalıyız.

Bu ve bunun gibi olumsuzlukları ifşa etmenin verdiği kasvetli hava bir yana, bu topraklardaki anarşist mücadele tarihinde görmediğimiz bir sindirme operasyonuyla karşı karşıya olduğumuz ortadadır. O nedenle liberal, kayıtsız ve pasif bir çizgiye hapsolmaktansa anarşist mücadeleyi dişiyle tırnağıyla asıl olması gereken yer olan sosyal savaş alanına çekmeye çalışan içerideki ve dışarıdaki yoldaşlarla dayanışmak boynumuzun borcudur.

Tutsak düşen ve baskı altındaki tüm anarşist ve anti-otoriterlerle dayanışma!

sosyalsavas.org

* Bu metin Sosyal Savaş bültenin 1. sayısında yayınlanmıştır. [İNDİR]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code